Wednesday, September 20, 2006

15 EYLUL 2006 CUMA GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

OZDERIN,M.

msn : ozderin@hotmail.com

15 Eylül 2006 Tarihli ve 26290 Sayılı Resmî Gazete MEVZUAT

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

BAKANLIĞA VEKÂLET ETME İŞLEMİ

— Devlet Bakanı Ali BABACAN'a, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

ATAMA KARARLARI

— Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı ile Devlet ve Ulaştırma Bakanlıklarına Ait Atama Kararları

YÖNETMELİKLER

— Mali Suçları Araştırma Kurulu Mali Suçları Araştırma Uzmanları Görev ve Çalışma Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

— Doğal Mineralli Sular Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

— İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

— Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğü Tesislerinden Yararlanacak Kişi, Kamu ve Özel Kuruluşların Sistem, Cihaz ve Donanımlarına Yer Tahsisi ve Kule Kullandırılması Hizmetlerinin Sağlanmasına İlişkin Yönetmelik

— Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğü Taşınmaz Kiraya Verme İşlemleri Genel Hizmet Yönetmeliği

— Tarımda Kullanılan Organik, Organomineral, Özel, Mikrobiyal ve Enzim İçerikli Organik Gübreler ile Toprak Düzenleyicilerin Üretimi, İthalatı, İhracatı, Piyasaya Arzı ve Denetimine Dair Yönetmelik’te Değişiklik Yapılması Hakkında Yönetmelik

TEBLİĞ

— Sermaye Piyasasında Faaliyette Bulunanlar İçin Lisanslama ve Sicil Tutmaya İlişkin Esaslar Hakkında Tebliğde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ


Turcas Petrol, Danıştay'a gidiyor


Turcas Petrol A.Ş'nin, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu'nun kestiği para cezasına karşı Danıştay'da yürütmenin durdurulması ve kararın iptali için dava açacak.

Turcas Petrol A.Ş'nin, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından verilen para cezasına ilişkin, ''haksız ve hukuka aykırı buldukları kararın iptali ve yürütmenin durdurulması için, talepli olarak Danıştay ilgili dairesinde bir hafta içerisinde dava açacağı'' bildirdi.

Turcas Petrolden Borsaya yapılan açıklamada, bugün posta ile tebellüğ edilen, EPDK'nın saldığı idari para cezası ve dava hazırlıkları hakkında bilgi verildi. Açıklamada, EPDK'nın lisanssız bayilere yakıt ikmali yapıldığı iddiasıyla şirket hakkında uygulanmasına karar verdiği idari para cezası ile ilgili kurul kararının, şirkete bugün tebliğ edildiği belirtilerek, şöyle denildi:

''Şirketimiz, haksız ve hukuka aykırı bu kararın iptali ve yürütmenin durdurulması için talepli olarak Danıştay ilgili dairesinde bir hafta içerisinde dava açacaktır. Açılacak dava ile ilgili hazırlık çalışmalarımız devam etmektedir. Dava açıldıktan sonra dava hakkında da açıklama yapılacaktır.''


AA


Eğitim-Sen'den Danıştay'a yönetmelik davası...

Eğitim Sen, Milli Eğitim Bakanlığınca 1 Eylül 2006 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Ders Kitapları ve Eğitim Araçları Yönetmeliğinde değişiklik öngören yönetmeliğin iptali ve yürütmenin durdurulması için Danıştayda dava açtı.
AA-Eğitim Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer, Danıştayın önünde yaptığı açıklamada, MEB'in, söz konusu yönetmelikle Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığının görevlerinden biri olan ders kitaplarını inceleme işini, ilköğretim, ortaöğretim ve mesleki ve teknik öğretim genel müdürlüklerine devretmek istediğini kaydederek, bu genel müdürlüklerde inceleme kriterlerinin ve komisyon elemanlarının niteliklerinin nasıl olacağı konusunda kuşku duyulduğunu söyledi.

Hazırlanan yönetmeliğin hem hukuksal açıdan hem de "arkasında taşıdığı niyet açısından kabul edilemeyeceğini" söyleyen Dinçer, Talim ve Terbiye Kurulunun yetkisinin genel müdürlüklere devredilmesinin yasaya aykırı olduğunu savundu.


Bir kritik koltuk daha kadınların

Danıştay Başsavcılığı`na Tansel Çölaşan seçildi. Çölaşan, 95 üyenin salt çoğunluğunu sağlayarak rakiplerini geride bıraktı

Zafer Kantarcıoğlu`nun emekliye ayrılmasıyla boşalan Danıştay Başsavcılığı`na, Danıştay Başkanvekili Tansel Çölaşan seçildi. Çölaşan`ın başsavcılığa seçilmesiyle, Danıştay`ın en kritik noktadaki koltuklarına, aynı dönemde aynı okullarda okuyan kadınlar oturmuş oldu. Danıştay`a yönelik silahlı saldırıda ağır yaralanan ve adli yılın başlamasıyla göreve dönen 2. Daire Başkanı Mustafa Birden, 8. Daire Başkanı Güngör Demirkan, 10. Daire Başkanı Ali Güven, 11. Daire Başkanı İlhan Dinç ile Çölaşan, başsavcılık için yarıştı. Çölaşan, Danıştay`ın 95 üyesinin salt çoğunluğunu sağlayarak Başsavcı seçildi. Çölaşan`dan boşalan Danıştay Başkanvekilliği için de Danıştay Genel Kurulu`nda seçim yapılacak.

Çölaşan, `Yeni görevim önceki görevden daha az sorumluluk taşımayan, çok onore edici bir görev, mutluyum. 41 yıllık hizmetim var. Arkadaşlarım teveccühlerini benden yana kullandı. Bu bir görev taksimi. Konjonktür böyle gerektirdiği için kadınlar şu anda bu görevlerde` dedi.

Bir süre önce Danıştay Başkanı seçilen Sumru Çörtoğlu, Çölaşan`la aynı dönemde Ankara Kız Lisesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi`nde okudu. Danıştay Başkanvekilliği görevini yürüten Gönül Önbilgin de, Yenimahalle Kız Lisesi`nden mezun olduktan sonra Çölaşan ve Çörtoğlu ile aynı yıllarda Ankara Hukuk Fakültesi`nde eğitim gördü. Gazeteci Emin Çölaşan`la evli olan Tansel Çölaşan`ın kardeşinin eşi Tülay Tuğcu da Anayasa Mahkemesi Başkanı.

Çölaşan`ın özgeçmişi

Ankara Kız Lisesi`ni bitirdikten sonra AÜ Hukuk Fakültesi`nden 1964`te mezun olan Çölaşan, Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü`nde çalıştı. 1967`de Danıştay Yardımcısı unvanıyla mesleğe başladı, 1981`de Danıştay Savcısı oldu. Danıştay Kıdemli Tetkik Hakimliği görevini sürdürürken, 1992`de Danıştay üyeliğine seçildi. Çölaşan, 2001`den bu yana Danıştay Başkanvekilliği`ni yürütüyordu.


Hrant Dink'in mahkumiyetinin gerekçeli kararı...

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, gazeteci Hrant Dink davasında, kurumlar eleştirilirken görüş açıklama niteliğinde olmayan küçültücü ve aşağılayıcı sözlerin ifade özgürlüğünde değerlendirilemeyeceğine hükmetti.
AA-Karara katılmayan Yargıtay Başkanvekili ve Ceza Genel Kurulu Başkanı Osman Şirin ile üye Muvaffak Tatar ise ifade özgürlüğünün Türkiye'de evrensel bakışa uygun korumaya kavuşturulamadığını belirtti.

Dink'in, eski Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 159. maddesinde tanımlanan "Türklüğü alenen tahkir ve tezyif" suçundan 6 ay hapis cezasına çarptırılması ve cezanın ertelenmesine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı itirazı reddeden Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararının gerekçesi belli oldu.

Eleştirinin doğasından kaynaklanan sertliğin suç oluşturmayacağının altı çizilen kararda, şöyle denildi:

"Eleştiri övgü olmadığına göre, sert, kırıcı ve incitici olması da doğaldır. Eleştirinin sert bir üslupla yapılması, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgu ise de; kurumlar eleştirilirken görüş açıklama niteliğinde bulunmayan, küçültücü, aşağılayıcı ifadeler kullanılmamalı, düşünceyi açıklama sınırları içinde kalınmalıdır. Kurumların saygınlığını zedeleyici veya yok edici, varlık nedenini tartışılır hale getiren hareketlerden kaçınılmalıdır. Herhangi bir düşünce açıklaması olarak değerlendirilemeyecek beyanlar veya açıklamalar, hukukun korumaya aldığı düşünce ve ifade hürriyeti kavramı dışına taşacağından fiile hukuka uygunluk niteliği kazandıracak 'eleştiri hakkı' olarak değerlendirilmesi de olanaksız hale girecektir."

Hrant Dink'in, gazetede 2003 ve 2004 yıllarında birbiriyle ilintili 8 yazısının yayınlandığı anlatılan kararda, sekizinci yazıdaki "Türk'ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur" ifadesinin dava konusu edildiği kaydedildi.

Kararda Dink'in, Atatürk'ün "Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur" sözünden çıkarım yaparak ve bu sözü "ustaca" bir üslupla değiştirerek Türklüğü aşağıladığı sonucuna, yazıların bütün olarak değerlendirilmesi sonucu varıldığı belirtildi.

Yazının yayımlandığı gazete, sanığın konumu, hitap edilen kitle, yazının muhatap kitle tarafından algılanma biçimi gözetildiğinde, kullanılan ibarenin Türklüğü tahkir ve tezyif edici nitelikte bulunduğu anlatılan kararda, Ermeni toplumunu yüceltirken Türk toplumunu aşağılamanın ifade özgürlüğü ve eleştiri kapsamında değerlendirilemeyeceği sonucuna ulaşıldığı belirtildi.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Yargıtay Başkanvekili ve Ceza Genel Kurulu Başkanı Osman Şirin ile üye Muvaffak Tatar, ortak hazırladıkları karşı oy gerekçesinde ise yerel mahkeme kararına katılmadıklarını, yazının "eleştiri hakkının tipik kullanımı" olduğunu ifade ettiler.

Ortak gerekçede, "o zehirli kan" ifadesiyle, 1915 olayları nedeniyle Ermenide yer alan hatalı ve saplantılı anlayışın kastedildiği anlatıldı.

Ortak karşı oy gerekçesinde, yerel mahkemenin "Türklük" kavramını ırkçı bir ulusçuluk anlayışıyla özdeşleşen gerekçelerle izaha yeltendiği savunularak, "Tarihin derinliğinden bu yana süregelen birliktelikle oluşmuş bu üst ve birleştirici değerin, sadece Türk ırkını değil, değişik dil, din ve ırklara mensup olanları da kapsadığını, Ermenilerin de bu oluşumda aynı devlet ve aynı bayrak altında 'millet-i sadıka' adlandırılmasıyla yerini aldığını gözden kaçırmıştır" denildi.

Ortak gerekçede, "Yerel mahkeme, konu yazıyı değerlendirirken AİHM içtihatlarını gözetmemiş, vardığı hükümle Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Avrupa Birliğiyle uyum programına katkıda bulunmamıştır" denildi.

Ortak gerekçede, Türkiye'de karşı fikrin serbestçe ve korkusuz biçimde söylenmesinden hala korkulduğu, söylemine izin verildiğinde o görüşlerin kabullenilmiş sayılacağı ve yandaş toplayacağının düşünüldüğü ifade edildi.


Perihan Mağden'den 'Çapkın'a dava

Yazar Perihan Mağden, ''Çapkın'' adlı dizideki bazı ifadelerden dolayı dizinin yapımcısı, yönetmeni, senaristi ve yayıncı kanalı hakkında 30 bin YTL'lik manevi tazminat davası açtı.

Yazar Perihan Mağden, ''Çapkın'' adlı dizideki bazı ifadelerle, isminin, halkın belleğine, ''gıcık, huysuz, sinir, geçimsiz'' birisi olarak yerleştirilmeye çalışıldığını iddia ederek, dizinin yapımcısı, yönetmeni, senaristi ve yayıncı kanalı hakkında 30 bin YTL'lik manevi tazminat davası açtı. Mağden'in avukatı tarafından Ankara 22. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davanın dilekçesinde, Mağden'in, tüm Türkiye'de tanınan, herkesçe bilinen ünlü bir gazeteci, köşe yazarı ve yazar olduğu kaydedildi. Dilekçede, ''Çapkın'' adlı dizide, tiyatro sanatçısı Suna Pekuysal'ın canlandırdığı karakterin, Perihan isimli huysuz, ve geçimsiz gelinine, ''Perihan Mağden, Perihan Mağden'' diyerek, ''işte sen böylesin, böyle bir cadı, böyle bir belasın'' şeklinde alaycı ve aşağılayıcı hitaplarda bulunduğu savunuldu. Bu şekilde, davalıların, Perihan Mağden ismini, ''gıcık ve sinir'' birisine hitap tarzı haline getirmek suretiyle toplumca tanınan yazarı, halkın belleğine, ''gıcık, huysuz, sinir, geçimsiz'' birisi olarak yerleştirmeye çalıştığı öne sürüldü.

Dizideki bu eylemin, bölümlerde defalarca tekrarlandığı belirtilerek, Perihan Mağden'in her bölümde saldırıya uğradığı, ''küçük düşürücü ve irrite edici'' muameleye maruz kalmaya devam ettiği savunuldu. Dilekçede, Mağden'in kişilik haklarına saldırı nedeniyle manen yıkılmış olduğu ifade edilerek, dizinin yapımcısı Ali Gündoğdu, yönetmeni Bora Onur, senaristi Ali Can Yaraş ve yayıncı kanaldan 30 bin YTL'lik manevi tazminat talep edildi. Diziyi yayınlayan kanalın avukatları da verdikleri dilekçeyle, Mağden'in dava dilekçesinin usulüne göre verilmediğini iddia ettiler. Avukatlar, Mağden'in dava dilekçesinde, iddiaların dayanaksız bırakıldığını öne sürerek, davaya konu iddiaların, dilekçede tereddüde mahal bırakmayacak bir şekilde açıklanmasının zorunlu olduğunu kaydettiler.


Pamuk davasının gerekçeli kararı

Yazar Orhan Pamuk aleyhine İsviçre'de yayınlanan bir dergideki sözleri nedeniyle açılan tazminat davasının gerekçeli kararı açıklandı.

Yazar Orhan Pamuk aleyhine İsviçre'de yayınlanan bir dergideki sözleri nedeniyle açılan tazminat davasının gerekçeli kararında, ''davacıların salt Türk milletinin bir ferdi olmaları nedeniyle yansıma yoluyla kişilik haklarına saldırı olduğunun kabulüne imkan bulunmadığı'' kaydedildi.

Şişli 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 3 sayfalık gerekçeli kararında, davacıların taleplerine yer verilerek, yargılamanın başlangıcından itibaren çok sayıda kişinin de müdahale talep eden dilekçelerini dosyaya sundukları belirtildi. Davalı avukatının cevap dilekçesine de yer verilen kararda, ''açılan davanın basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedenine dayanan manevi tazminat davası'' olduğu vurgulandı.

''Davacıların kişilik haklarına saldırının gerçekleşip tazminata hak kazanıldığının kabulü için gereken matufiyet ilkesinin oluşmadığı'' ifade edilen kararda, ''Davacıların salt Türk milletinin bir ferdi olmaları nedeniyle yansıma yoluyla kişilik haklarına saldırı olduğunun kabulüne imkan bulunmadığı'' kaydedildi.

''Davacıların öncelikle aktif husumet ehliyetlerinin bulunmadığı sabit olduğundan davanın reddine karar vermek gerektiği'' belirtilen gerekçeli kararda, müdahale taleplerinin de yasal koşullara uygun olmadığı için reddine karar verildiği ifade edildi.

-TAZMİNAT DAVASI-

Davacı olarak 6 kişinin yer aldığı dava dilekçesinde, yazar Orhan Pamuk'un İsviçre'de yayınlanan bir dergiye verdiği röportajda, ''30 bin Kürt'ü ve bir milyon Ermeni'yi öldürdük. Türkiye'de hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. Ben ediyorum'' dediği ifade edilmişti. Pamuk'un beyanlarıyla ''Türk milletini topyekun itham altına soktuğu'' dile getirilen dilekçede, davacılardan Turgut Kobaza'nın 1915 yılında Ermeniler tarafından yapılan katliamlarda yakınlarının büyük kısmını kaybettiği, Emine Ermiş, Nuray Yaylan, Pakize Alp Akbaba ve Fatma Terzi'nin de Güneydoğu bölgesinde meydana gelen terör olayları nedeniyle oğullarını şehit verdikleri anlatılmıştı.

Dilekçede, Avukat Kemal Kerinçsiz'in de daha önce Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesinde Pamuk hakkında açılan davada müşteki sıfatı bulunduğu ifade edilerek, 6 davacı için toplam 36 bin YTL tazminatın yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsil edilmesi istenmişti. Mahkeme, 28 Temmuz 2006 tarihli duruşmada davanın reddine karar vermişti.


'Atabeyler Grubu' davasında beş tahliye


Savcı 27 yıla kadar hapis talep ediyor
Bugün başlayan 'Atabeyler Grubu' davasında tutuklu sanıklar Yüzbaşı Murat Eren, Üsteğmen Yakup Yayla, astsubaylar Erkut Taş ve Yasin Yaman ile işadamı Yunis Akkaya tahliye edildi.

Ankara 11'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada 2 emniyet müdürü, 2 subay ve 2 astsubayın da aralarında bulunduğu 10 kişi yargılanıyordu.

Davanın bugün yapılan ilk duruşmasında Yüzbaşı Murat Eren, Astsubay Erkut Taş, Astsubay Yasin Yaman, Üsteğmen Yakup Yayla, işadamı Yunis Akkaya, İsmail Binici, Mehmet Karatepe, Emniyet Müdürü Mustafa Raşit Çavdar ve Emniyet Müdürü Cemal Hasan Özdeş, işadamı Suat Kıy ve sanıkların avukatları hazır bulundu.

Sanık avukatları, savunmaların kamu güvenliğini doğrudan ilgilendirdiğini iddia ederek, duruşmanın kapalı yapılmasını talep etti. Savcının da katıldığı gizlilik talebi, mahkeme tarafından reddedildi.

Tutuklu sanık Yüzbaşı Murat Eren, "millet için canını feda etmeye yemin etmiş bir subayım" dedi. Eren operasyonda ele geçirilen patlayıcı ve silahlarınsa, ani gelişebilecek birtakım olaylara karşı önlem amacı taşıdığını savundu.

Sorguların ardından mahkeme tutuklu sanıklar Yüzbaşı Murat Eren, Üsteğmen Yakup Yayla, astsubaylar Erkut Taş ve Yasin Yaman ile işadamı Yunis Akkaya'nın tahliye edilmesine karar verdi.

Sanıklar hakkındaki iddialar

Atabeyler Grubu ile ilgili iddianame terör ve organize suçlara bakmakla görevli Ankara Cumhuriyet savcılarından Dilaver Kahveci tarafından hazırlandı.

Kahveci, 10 sanık hakkında 'hükümetin görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüs için anlaşma' suçundan 27 yıla kadar hapis talep etti.

İddianamede Yüzbaşı Murat Eren, Astsubay Erkut Taş, Astsubay Yasin Yaman, Üsteğmen Yakup Yayla, işadamı Yunis Akkaya'nın 'Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs suçunu işlemek için anlaşma' suçuna uyan TCK'nın 316/1 ve 'izinsiz patlayıcı bulundurmak ve nakletmek' suçunu düzenleyen 174/1-2 maddelerinden 7 yıl 6'şar aydan 24'er yıla kadar hapisleri isteniyor.

Yunis Akkaya ve Erkut Taş hakkında ayrıca 'ruhsatsız silah bulundurma' ve 'silah alım satımına aracılık etme' suçundan 1'er yıldan 3'er yıla kadar hapis cezası talep ediliyor.

İsmail Binici, Mehmet Karatepe, Emniyet Müdürü Mustafa Raşit Çavdar ve Emniyet Müdürü Cemal Hasan Özdeş'in TCK'nın 316/1'inci maddesi uyarınca 3'er yıldan 12'şer yıla kadar, işadamı Suat Kıy'ın da 'oluşuma yardım' suçundan 1.5 yıl ile 6 yıl arasında değişen hapis cezasına çarptırılması isteniyor.

Atabeyler operasyonu

31 mayısta Ankara Eryaman'daki bir eve Terörle Mücadele ve İstihbarat Şube müdürlüklerinin ortaklaşa düzenledikleri operasyonda aralarında askerlerin de bulunduğu 11 kişi gözaltına alınmıştı.

Operasyonda hemen sonra ortaya çıkan krokiler, krokilerle birlikte dile getirilen iddialar nedeniyle 'Atabeyler Grubu'na yönelik operasyon dikkatleri üzerine çekmişti.

Kimliği belirsiz kişilerin gazetecilere ilettikleri dosyalarda çete evinde yapılan operasyonda ele geçirilen belgeler, patlayıcılar ve silahlara ilişkin bilgiler yer almıştı.

Operasyon kapsamında edinilen ilk izlenim 'Atabeyler Grubu'nun önemli isimlere suikast hazırlığında olduğu şeklindeydi.


Türkiye'de Coca Cola'ya ilk dava

Birçok ülkede zor günler yaşayan Coca Cola'ya Türkiye'de de dava açıldı. Tüketici Haklarını Koruma Derneği, ürünün içeriğinin tam olarak açıklanmaması nedeniyle dava açtı.

Tüketici Haklarını Koruma Derneği, Coca Cola'nın içeriğinin satılan şişelerde tam olarak yer almaması ve tüketiciye sunuluş biçiminde yasal eksiklikler bulunduğu gerekçesiyle, üretiminin durdurulması ve satışının engellenmesi talebiyle dava açtı. Tüketici Haklarını Koruma Derneği Genel Başkanı Ali Ulvi Büyüknohutçu, Noel Baba Barış Konseyi Başkanı Muammer Karabulut ve avukatlarıyla birlikte dava dilekçesini Antalya Tüketici Mahkemesi'ne verdi.
Büyüknohutçu, adliyede binası önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, Coca Cola İçecek A.Ş. tarafından Türkiye sınırları dahilinde üretilerek satılan Coca Cola'nın, tüketiciye sunuluş biçiminde yasal eksiklikler bulunduğu savunarak, Türk Gıda Kodeksi'nin 26'ıncı maddesindeki etiket bilgileri bölümünde, üretilen gıda maddelerinin içeriğinin açıklanmasının zorunlu kılındığını söyledi. Bu yasal hükümlere karşın, Coca Cola şişelerinde içerikle ilgili bilgilerin tam olarak yer almadığını ve üretim formülünün korunması için kullanılan bazı maddelerin özellikle beyan edilmediğini ifade eden Büyüknohutçu, üretici firmanın da her fırsatta bu yönde beyanları dile getirdiğini belirtti.
Tüketicinin sağlığının korunması amacıyla yapılan yasal düzenlemelerin, gıda maddelerinin etiketlerinde içeriğin açıkça ve eksiksiz yer almasını öngördüğünü hatırlatan Büyüknohutçu, bu kanunlara uyulmadan üretilen ürünlerin Türkiye sınırları içerisinde satışa sunulmasının mümkün olmadığını bildirdi. Büyükhohutçu, ''Söz konusu içeceğin ambalajına, içeriğinin tam olarak yazılmaması Türeticinin Korunması Hakkında Kanun'nun ruhuna ve amacına aykırı olup, tüketicinin aydınlanmasını engellemektedir. Kanunun (hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren mallar ayıplı mal olarak kabul edilir) hükmüne göre, dava açma gereği doğmuştur.
''DÜNYA ÇOCUKLARI İÇİN ÖNEMLİ''
Muammer Karabulut da, Coca Cola'nın üretimiyle ilgili etiketlerinde ya da ambalajlarında açıklanmayan içeriğini ve kullanılan maddelerin özelliklerini kimsenin bilemediğini kaydederek, dava dilekçesiyle Antalya Tüketici Mahkemesi'nden, söz konusu içeceğin ayıp ortadan kaldırılıncaya kadar üretiminin durdurulması ve satış için elinde bulunduranlardan toplatılmasını talep ettiklerini söyledi. Bu gerekçelerle Coca Cola'ya hakkında dünyada ilk kez dava açıldığını belirten Karabulut, şunları söyledi: ''Dünya markası olan Coca Cola, Noel Baba'yı 1931 yılında reklamlarında kullanmaya başladıktan sonra, hedef pazarı olan dünya çocuklarına daha kolay ulaşmıştır. Bu dava dünya çocukları için de çok önemli. 16 yıldır Noel Baba adına barış etkinliği yapılan Antalya'da açılan bu dava, sonuçlarıyla dünya çocuklarını koruyarak, uyaracaktır. Bu tarihi girişimimizin başta Türkiye olmak üzere dünya tüketicilerine örnek olmasını ve tüketicinin bilgi edinme hakkına saygı duymayan tüm gıda maddeleri için sürdürülmesini diliyoruz.''

Bitez Belediye Başkanı’na hapis cezası
Muğla’nın Bodrum ilçesine bağlı Bitez beldesinin Belediye Başkanı Remzi Güngör, Vezir Akpınar ve Mehmet Tulup hakkında görülen dava, sonuçlandı. Mahkemede Vezir Akpınar ile Mehmet Tulup beraat etti
15.09.2006
İki yıldır süren davada, Bitez Yelken Kulübü’ne bağışlanan 5 bin YTL değerindeki çekin, daha sonra Bitez Belediyesine verilmek istendiği iddiası üzerine Güngör “zimmetine para geçirmekle” suçlanıyordu. Dava sonucunda Güngör’e 5 yıl hapis cezası verildi. Bu ceza, soruşturma başlamadan önce para tamamen iade edildiği için ilgili madde uyarınca 1 yıl 8 aya düşürüldü. Güngör’ün iyi halini göz önünde bulunduran mahkeme heyeti, cezayı 1 yıl 4 ay 20 güne düşürerek, erteledi, temyiz yolu açık bırakıldı.

'Askerler bir operasyonla gözaltına alınınca' askerle - polisin arasını açan 'dava', başladı
Kamuoyunda ''Atabeyler Grubu'' olarak bilinen soruşturma kapsamında, 2 emniyet müdürü, 2 subay ve 2 astsubayın da aralarında bulunduğu 10 kişinin yargılanmasına başlandı.
(15 Eylül 2006 Cuma)
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesindeki davanın bugün yapılan ilk duruşmasında yüzbaşı Murat Eren, astsubay Erkut Taş, astsubay Yasin Yaman, üsteğmen Yakup Yayla, işadamı Yunis Akkaya, İsmail Binici, Mehmet Karatepe, emniyet müdürü Mustafa Raşit Çavdar ve emniyet müdürü Cemal Hasan Özdeş,işadamı Suat Kıy ve sanıkların avukatları hazır bulundu.
Duruşmada sanıkların ilk sorguları yapılacak.
Terör ve organize suçlara bakmakla görevli Ankara Cumhuriyet savcılarından Dilaver Kahveci tarafından hazırlanan iddianamede, 2 emniyet müdürü, 2 subay ve 2 astsubayın da aralarında bulunduğu 10 kişi hakkında, ''hükümetin görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüs için anlaşma'' suçundan 27 yıla kadar hapis isteniyor.

Çiftçinin yüzü sigorta ile gülecek
TÜRKİYE tarım sektöründe yeni bir çığır açacak Tarım Sigortaları Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle, Türk çiftçisinin kaderi değişiyor. Yüzde 50 devlet destekli poliçelerin çiftçinin yüzünü güldüreceğini açıklayan Tarım Sigortaları Havuz İşletmesi (TARSİM) Genel Müdürü Bülent Bora, TARSİM olarak tanıtım toplantılarına başladıklarını ve Türkiye'nin on yedi ayrı ilinde bölgesel tanıtım toplantıları planladıklarını dile getirdi.
2.7 MİLYON KAYITLI ÇİFTÇİ VAR
Tanıtım toplantılarında en çok karşılaştıkları soruların çiftçi kayıt sistemi hakkında olduğunu ifade eden Bülent Bora, 'Devletin prim desteğinden faydalanmak için çiftçi kayıt sistemindeki bilgilerin güncel olması gerekiyor. Kayıtlı olmayanlara Devlet Destekli Tarım Sigortası satamıyoruz. Sistem bu şekilde tasarlandı. Çiftçilerin büyük çoğunluğu sisteme kayıtlı. Şu anda sisteme kayıtlı 2.7 milyon çiftçimiz var. Kayıtlı çiftçilerin yüzde 10'unu sigortalamamız, 270 bin sigortalı anlamına geliyor. Bu da sistemin ilk yılları için oldukça iyi bir rakam' dedi.

İsmailağa Cemaati lideri sessizliğini bozdu...
İsmailağa Camii cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu, İmam Bayram Ali Öztürk’ün öldürülmesi ve katilinin de linç tartışmalarına neden olan ölümü olayı sonrası suskunluğunu gazetelere verdiği ilanla bozdu.
Ustaosmanoğlu, hiçbir zaman kanun dışılık içinde olmadıklarını bundan sonra da buna dikkat edeceklerini belirtirken, olay sonrası cemaat hakkındaki yayınları eleştirerek, “Birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyulan şu günlerde, ülkemizi fitne ve fesada sürüklemek isteyen şahıslara fırsat verilmemelidir. Cami cemaati ve hakkımızda asılsız ve haksız itham ve iftiralarda bulunanları bundan vazgeçmeye davet ediyorum" dedi.
Mahmut Ustaosmanoğlu, “İsmailağa Camii Emekli İmam Hatibi" titriyle ve “Kamuoyuna Duyuru" başlığıyla yayınladığı ilanında, “Fatih, İsmailağa Camii’nde 3 Eylül tarihinde vukubulan menfur cinayeti müteakiben bilhassa medya merkezli olmak üzere gelişen hadisata binanen aşağıdaki açıklamaların kamuoyuna arzedilmesi ihtiyacı doğmuştur" ifadesine yer verdi
KATİLDEN VE LİNÇTEN HİÇ SÖZ ETMEDİ
Ustaosmanoğlu, imam Bayram Ali Öztürk’ün öldürülmesi sonrasındaki yayınları eleştirdiği ilanında, Öztürk’ün katilinin linç tartışmalarına yol açan öldürülmesine hiç değinmedi. Ustaosmanoğlu’nun ilanı şöyle:
CİNAYET CAMİDE PLANLANIP İCRA EDİLDİ
“İsmailağa Camii’nde halka vaaz verirken saldırıya maruz kalan merhum Bayram Ali Öztürk Hoca’nın vefatı fevkalade üzüntü verici bir hadesedir. Memleketimizin ilim ve irfan hazinesinden büyük bir kayıptır. Saldırının bir camide planlanıp icra edilmesi ayrıca dikkat edilmesi icabeden bir husustur.
OLAY HOCA’NIN VAZİFESİ ESNASINDA KATLEDİLMESİDİR
Hadisenin aslı ve özü, mukaddes bir mabedde, muhterem bir hocanın vazife esnasında katledilmesi olduğu halde, sonraki gelişmeler ve yayınlarla hadisenin ilme, cami ve cemaatına zarar vermek ve memleketimizin huzur ve sükununu rahatsız edecek mecralara sürüklenmek istendiğini üzüntüyle öğreniyoruz.
KANUNLARA BAĞLIYIZ
Yarım asra varan diyanet hizmeti süremizde herhangi bir kanun dışılığa fırsat vermediğimiz gibi alet de olmamışızdır. Bu mevzudaki hassasiyetimiz ve dikkatimiz bundan böyle de aynen devam edecektir. Bunun aksine iddialar yakıştırma, iftira ve kötü niyetliliktir.
ÜLKEMİZİ FİTNE VE FESADA SÜRÜKLEMEK İSTEYENLER
Birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyulan şu günlerde, ülkemizi fitne ve fesada sürüklemek isteyen şahıslara fırsat verilmemelidir. Müminlerin basireti, içimize nifak sokmak isteyenlerin önünde en büyük engeldir. Cami cemaati ve hakkımızda asılsız ve haksız itham ve iftiralarda bulunanları bundan vazgeçmeye davet ediyorum. İnsaf, vicdan ve adalet bunu iktiza eder. Cenab-ı Hak cümlemizi muhafaza buyursun. (ANKA)

Fotoğraf sanatçısı Gülbiz’in katiline ömür boyu hapis
Fotoğraf sanatçısı Mehmet Gülbiz’i Beyoğlu’ndaki evinde el ve ayaklarını bağladıktan sonra bıçaklayarak öldürdüğü, ardından da evde yangın çıkardığı öne sürülen İran uyruklu sanık Parisa Esteshamnia, ‘Tasarlayarak adam öldürme’ suçundan müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
Beyoğlu 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya, tutuklu sanık Parisa Esteshamnia ve avukatları ile Gülbiz’in annesi Gülizar, ağabeyi Metin ve ablası Özgül Gülbiz katıldı. Duruşmada söz alan Gülbiz ailesinin avukatı Köksal Yılmaz, müvekkillerinin sabır ve metanetle adaletin gerçekleşeceğine inandıklarını dile getirdi. Sanık avukatı İsmail Şayan da müvekkilinin pişmanlığının dikkate alınmasını talep etti. Son savunmaları dinleyen mahkeme Esteshamnia’yı ‘tasarlayarak adam öldürme’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. İstanbul, aa

Light sigaraya milyarlık dava
Light sigaraların normaller kadar zararlı olduğunun ortaya çıkması üzerine ABD’li tiryakiler tütün firmalarına savaş ilan etti. Toplu halde kamu davası açmaya hazırlanan tiryakiler kazanırlarsa milyarlarca dolar tazminat alacaklar
15.09.2006
ABD’de sigara tiryakileri, tütün firmalarının ‘daha zararsız’ diye sattığı ‘light’ yani ‘hafif’ sigaralara son 30 yıl içinde yaklaşık 200 milyar dolar para harcadı. Ancak son dönemde yapılan bilimsel araştırmalar, light sigaraların da normalleri kadar zararlı olduğunu ortaya çıkardı. Tiryakiler de toplu olarak sigara şirketlerine kamu davası açılabilmek amacıyla New York’ta federal mahkemeye başvuruda bulundu. Mahkeme bu yönde karar verirse aralarında Philip Morris, Lorillard Tobacco, Liggett Group, R.J. Reynolds ve British American Tobacco gibi dev üreticilerin de bulunduğu şirketler, hem maddi hem de manevi olarak kandırıldıklarını savunan davacılara milyarlarca dolar ödemek zorunda kalacak.
“ÖLÜM SATTIKLARINI BİLİYORLARDI”
Dün New York’ta yapılan duruşmada davacı avukatları, daha önce açılmış şahsi davaların tek şemsiye altında toplanmasını ve ‘savaşın’ kamu davasına dönüştürülmesini talep etti. Şikayet dosyasında “Üreticiler 30 yıldır light diye sattıkları ürünlerin normallerinden zararsız olduğunu öne sürüp dolandırıcılık yasasını ihlal etti” ifadesi kullanıldı. Avukat Michael D. Hausfeld “Firmalar, light sigaraları düşük riskli gösteren pazar stratejisi izledi. Oysa şirket içi raporlarda risklerin aynı olduğunu yani ölüm tacirliği yaptıklarını biliyorlardı” dedi. Yargıç Jack Weinstein ise 30 yıl gibi uzun bir dönemde tiryakilerin ne kadar zarar gördüğünü hesaplayamayacaklarını, bunun kamu davasına dönüşüp dönüşmeyeceğini belirtmedi. n DIŞ HABERLER
İçinde 4 bin zararlı madde var
Amerikan pazarında toplam sigara satışlarının yüzde 45’ini oluşturan light sigaralar, en az normal sigaralar kadar tehlikeli. Üreticilerin ‘daha hafif’ diye piyasaya sürdüğü light sigaralar da tıpkı diğerleri gibi 4 bin zehirli madde içeriyor. Davacıların avukatları, light sigaralara 30 yılda milyarlarca dolar harcayan Amerikalılar’ın, zamanında haberdar edilmiş olsalar bu kadar fazla parayı bu ürünlere yatırmayacağını belirterek “Eğer şikayetçiler light sigaraların daha ‘güvenli’ olmadığını bilseydi, bu yanıltmacayla müşterileri kandıran firmalar 120 ya da 200 milyar dolarlık haksız kazancı elde edemeyecekti” diye konuştu.
Akciğer kanseri riski aynı
Light sigaralarda katran ve nikotin oranı normallere göre daha düşük olsa da tiryakinin aradaki farkı ‘telafi’ etmek için sigarayı daha derin çekmesi ve daha sık içmesi, light ürünlerin riskini normallerin düzeyine getiriyor. Dolayısıyla, akciğer kanseri riski de yine buna paralel seyrediyor. Yani light’lardaki katran ve nikotin oranının düşük olması yeterli “koruma” sağlamıyor.

Sanık yüzbaşı ifadelerini reddetti
Sanık yüzbaşı Murat Eren, operasyonda ele geçen askeri mühimmatların, ani gelişebilecek bir takım olaylara karşı önlem almak amacıyla hazırlamayı düşündüğü prototipin parçaları olduğunu savundu.
Kamuoyunda ''Atabeyler Grubu'' olarak bilinen soruşturma kapsamında, 2 emniyet müdürü, 2 subay ve 2 astsubayın da aralarında bulunduğu 10 kişinin yargılanmasına Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlandı. Duruşmada, Yüzbaşı Murat Eren ve Astsubay Erkut Taş'ın avukatı Sami Kahraman, müvekkillerinin savunmalarında kamu güvenliğini doğrudan ilgilendiren konuların yer aldığını iddia ederek, duruşmanın kapalı oturumda yapılmasını talep etti.
Diğer sanık avukatları da bu yönde karar alınmasını istedi. Cumhuriyet Savcısı Salim Demirci de avukatların talepleri gereğince sanıkların savunmalarını kapsayacak şekilde duruşmanın kısmen gizli yapılmasını talep etti. Mahkeme Başkanı Ramazan Aksan ise dosyadaki belge ve sanık savunmalarının, daha önce alenen alınması bakımından duruşmanın gizli yapılmasına yönelik şartların gerçekleşmediğini belirterek, avukatların talebinin reddine karar verdi.
-''DURUŞMADAKİ İFADEME İTİBAR EDİLMELİ''-
Tutuklu sanık Yüzbaşı Eren, hazırlık soruşturmasında Cumhuriyet Savcılığına ve Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığına verdiği ifadeleri kabul etmeyerek, duruşmadaki ifadesine itibar edilmesi gerektiğini söyledi.
Tutuklandığında, Merkez Komutanlığına götürüldüğünü ve burada ''Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) aleyhinde bir şey söyleme'' telkininde bulunulduğunu iddia eden Eren, bu yüzden ifade verirken tedirgin davrandığını, üzerine atılan suçları, o an için kabul ettiğini kaydetti.
Eren, ''Devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne yönelik hareketten ziyade, devlet ve millet için canını feda etmeye yemin etmiş bir subayım. 21 yıllık askeri personelim, 13 yıllık subayım. Görev süremde de canımı feda edeceğimi ispatlamışımdır'' dedi. Diğer sanıklarla, iddianamede belirtildiği gibi hükümet aleyhine bir araya gelmelerinin mümkün olmadığını öne süren Eren, diğer sanıklardan İsmail Binici'yi bir defa gördüğünü, Astsubay Yasin Yaman'ı ise tutuklandıktan sonra tanıdığını ifade etti.
Eren, operasyonda ele geçirilen patlayıcı ve silahlarla ilgili olarak şunları söyledi: ''Güneydoğuda görev yaparken kendimce ani çıkan ve gelişen tehlikelere karşı reaksiyonel bir prototip hazırlamayı düşündüm ve çalışmalar yaptım. Erkut Taş astsubayı aldığı ödüllerden dolayı tanıyordum. Kendisi bomba yapımı ve imhası konusunda uzmandır. Her zaman tehlikeye en önde gider. Fikrimi Taş astsubaya açtım. Birlikte ani gelişen olaylara karşı malzeme topladık. Bu malzemeler basit ve numuneliktir. Zaten son zamanlarda bir araya gelemediğimiz için düşüncelerimizi gerçekleştiremedik.''
Yüzbaşı Eren, Yunis Akkaya'yı tanıdığını belirterek, hazırlamayı düşündüğü prototipi görev yaptığı birlikte hazırlamasının mümkün olmadığını bu nedenle malzemeleri yakın bir yerde depolamak için Akkaya'nın evini kullandıklarını söyledi. Eren, malzemeleri iki valiz içinde Akkaya'nın evine götürdüğünü, ancak Akkaya'nın malzemeler konusunda herhangi bir bilgisinin bulunmadığını ileri sürdü.
-ATABEYLER AMBLEMİ-
Özel Kuvvetler Komutanlığında bir takım senaryolar üzerine eğitim verildiğini ve eğitim sonunda da plaket ve şilt hediye edildiğini anlatan Eren, ''Yasin Yaman'ın evinde bulunan Atabeyler isimli şilt de bayrak da bununla ilgilidir diye düşünüyorum. Ancak Atabey isminden soruşturma sırasında haberim oldu'' dedi.
Bilgisayarında bulunan ''Bütün Kürtler'' başlıklı yazıyı da internetten aldığını savunan Eren, bu yazıyı kendisinin hazırlamadığını ve birçok kişide bulunabileceğini kaydetti. Yüzbaşı Eren, Cüneyd Zapsu ve BİM mağazalarına yönelik bombalama hazırlığında olduğu, bu nedenle bomba hazırladığı iddialarını reddetti. Davada tutuksuz yargılanan emniyet müdürleri Mustafa Raşit Çavdar ve Cemal Hasan Özdeş'i, görev yaptıkları illerde Yunis Akkaya ile ziyaret ettiklerini ve bu ziyaretlerde birlikte yemek yiyerek, genel konular üzerine konuştuklarını ileri sürdü. Eren, bir soru üzerine, patlayıcı malzemelerle ilgili olarak Yasin Yaman ile bir görüşmesi ve bu konuda bir isteği olmadığını belirterek, Yasin Yaman'ı soruşturma sırasında tanıdığını kaydetti. Duruşmaya öğleden sonra devam etmek üzere ara verildi.
(aa)

MEB Müsteşarı yine mahkum oldu
Daha önce yargı kararına uymadığı için ceza alan Birinci, bu kez keyfi davranmaktan suçlu bulundu
ANKARA Milliyet
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Müsteşarı Necat Birinci`nin, görevinden alınan dönemin Karaman İl Milli Eğitim Müdürü Mazlum Altınkaya`nın yargı kararına rağmen görevine iade etmediği iddiasıyla Yargıtay 4. Ceza Dairesi`nde yargılandığı dava karara bağlandı. Dünkü duruşmada, avukatları Birinci`nin atamalarda yetkili olmadığını, müsteşar olarak atandığı dönemde bürokrasiyi bilmediğini savunarak, suç kastı bulunmadığını söyledi.
Başsavcılık da Birinci`nin bakanlıkta alelade bir kişi olmadığı, işlem yapacağı konuda bilgisi olmadan belge imzalamasının düşünülemeyeceği görüşünü iletti. Birinci hakkında `görevde keyfi davranmak`tan 6 ay hapis veren Yargıtay, 5 ay 25 güne indirdiği cezayı, 1925 YTL adli para cezasına çevirerek erteledi. Birinci hakkında, aynı suçtan açılan 4 dava daha 4. Daire`de karara bağlanmayı bekliyor.

Savcılık 5 ay sonra harekete geçti
Ankaralı müteahhit Muzaffer Ergin’in, Sauna Operasyonu sırasında savcılığa verdiği ifade ile ilgili Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın 13 Nisan’da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği “Mahmut Efendi” adlı bir kişinin çevresinde “silahlı örgüt” kurulduğuna ilişkin suç duyurusu konusunda savcılık 5 ay sonra harekete geçti
İstanbul Başsavcılığı, cemaat hakkında iddialarda bulunan Ergin’i ifade vermesi için davet etti. Ancak İstanbul’a gitmek yerine Ankara’dan talimatla ifade vermek isteyen Ergin dün Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği’ne gitti. Fakat ifade alabilecek durumdaki tek savcının duruşmada olması nedeniyle Ergin, ifadesini bugün verecek. Bu arada, Ergin, Danıştay saldırısından cemaatin bilgisi olduğunu ileri sürdü: “Danıştay saldırısını gerçekleştiren avukat Alparslan Arslan, cemaatin etkin olduğu Fatih çevresinde faaliyet gösteriyordu. Arslan’ın bunlardan talimat almadan, ellerini öpmeden böyle bir şey yapması mümkün değil. Arslan’ı tanımam ama cemaatin neler yapabileceğini biliyorum.”

Savcı, Diyarbakır polisine 3 gün SINIRSIZ ARAMA İZNİ verdi
Cumhuriyet Savcılığı'nın, Emniyet Müdürlüğü'nün başvurusu üzerine polise 3 gün süreyle sınırsız arama izni verdiği ve polisin bu izinle istediği işyeri, ev, kişi ve araçlarla toplu mekanları istediği zaman arayabileceği belirtildi. Polisin bu iznin ardından örgütle bağlantılı olabileceği düşünülen bazı kişilerin evlerine operasyon yaptığı, özellikle bombanın patladığı Bağlar semtinde polisin operasyonlarının devam ettiği belirtildi. Kente giriş ve çıkışlar kontrollü olarak yapılırken, önemli kavşaklara ise panzerler yerleştirildi.

Savcı linç zanlısını yem diye bırakmış...
İsmailağa Camisi'nde linç edilen Mustafa Erdal için "Onu tutup, minbere doğru fırlattım" dediği halde serbest kalan zanlının yem diye bırakıldığı ortaya çıktı.
SABAH-İstanbul Çarşamba'daki cinayet ve linç olayından sonra ifadesi alınıp savcılıktan bırakılan İrfan Can'ın arandığı ortaya çıktı. Can'ın, diğer zanlılara ulaşmak ve yakın çevresini araştırmak amacıyla serbest bırakıldığı öne sürüldü. Zanlının, ifadesi alınanlar içinde olayda yer aldığını söyleyen tek kişi olduğu öğrenildi.
Linç zanlısı yem diye serbest bırakılmış
İsmailağa Camisi'ndeki lincin zanlılarından İrfan Can'ın diğer zanlılara ulaşmak amacıyla savcılık tarafından serbest bırakıldığı öğrenildi. Can şu anda linçle ilgili olarak aranan tek zanlı.
İstanbul Çarşamba'da İsmailağa Camii'ndeki cinayet ve linç olayından sonra başlatılan soruşturmada linçle ilgili daha önce ifadesi alınarak savcılıktan serbest kalan İrfan Can isimli kişinin arandığı ortaya çıktı. Can'ı ifadesini aldıktan sonra serbest bırakan savcının, diğer zanlılara ulaşmak, yakın çevresini araştırmak amacıyla bu taktiğe başvurduğu öğrenildi. İsmailağa Camisi'nde 3 Eylül'de meydana gelen olayda, imam Bayram Ali Öztürk bıçaklanarak öldürülürken, olayın faili Mustafa Erdal ise cemaat tarafından linç edilmişti. Soruşturmada camide bulunan 30'dan fazla kişinin ifadesine başvurulmuştu.
MİNBERE FIRLATMIŞ
30 kişi de verdikleri ifadede, "Vurun, öldürün" gibi lince yöneliksözleri duymadıklarını söylerken, olayı gördüğünü söyleyen İrfan Can isimli zanlı soruşturmanın seyrini değiştirdi. Cinayet sırasında camiide bulunduğunu söyleyen İrfan Can'ın "Hocama meczubun bıçağı ikinci kez sapladığını gördükten sonra engellemek için elini tuttum. Bıçağı elinden aldıktan sonra meczubu minbere doğru fırlattım. Sonra hocamı hastaneye götürmek için kalabalığın arasından ayrıldım" dediği öğrenildi. Marangozluk yaptığı belirlenen İrfan Can'ın savcılık tarafından 'taktik' gereği serbest bırakıldığı öğrenildi. Diğer zanlılara ulaşmak için 'yem' olarak kullanılan Can'ın, serbest bırakıldıktan sonra takip edildiği ve yakın çevresinin araştırıldığı belirtildi.

Gülay Çokay`a dönüş yolu açıldı
Yurtdışında yaşayan eski Şişli Belediye Başkanı Çokay hakkındaki tutuklama kararı kaldırıldı. Hakkında bir tutuklama kararı daha bulunan Çokay`ın ifade vermesi halinde bu karar da kaldırılabilir
Lube Ayar
Eski Şişli Belediye Başkanı Gülay Çokay (Aslıtürk) hakkında 60 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılandığı ana davadaki `yakalama emri` kaldırıldı. Böylece hakkında `gıyabi tutuklama` kararı bulunan tek dava kalan Çokay`ın ifade vermesi için önümüzdeki haftalarda İstanbul`a gelmesi bekleniyor. Çokay`ın ifade vermesi durumunda da hakkındaki son tutuklama kararının kalkabileceği belirtiliyor.
Çokay hakkında Şişli Belediye Başkanlığı sırasında, `zimmet, irtikap, görevi ihmal, emniyeti suiistimal ve ihaleye fesat karıştırmak` suçlarından çeşitli adliyelerde birçok dava açıldı. Davalardan altısı İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi`nde birleştirildi. Ana davanın önceki gün görülen duruşmasında, avukat Yağız Ali Dağlı müvekkili Çokay hakkındaki `yakalama emrinin` kaldırılmasını istedi. Savcının esas hakkındaki mütalaasını hazırlamak için süre talep ettiği celsede, duruşma hakimi `yakalama emrinin` geri alınmasına karar verdi. Kararda, Çokay`ın ifadesinin talimatla alındığı, iade talebinin İngiltere adli makamlarınca reddedildiği, delillerin tamamının toplandığı ve bu nedenle delil karartma, yok etme veya gizleme ihtimallerinin bulunmadığına yer verildi. Çokay`ın, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi`nde `irtikap` suçundan bir dosyası daha bulunuyor. Çokay bu davada da belediye başkanlığı dönemindeki yardımcılarından Cüneyt Akgün`ün eşinin, 450 YTL`lik tedavisinin masrafını belediye bütçesinden karşıladığı iddiasıyla yargılanıyor. Serbest kalabilir
Dosya, üç yıl önce sanığın ifadesinin talimatla alınabilmesi için İngiltere`ye gönderildi, ancak Çokay bulunamayınca Türkiye`ye iade edildi. Dava sanığın yokluğunda başlayınca Çokay hakkında `gıyabi tutuklama` kararı çıkarıldı. Çokay`ın geriye kalan tek `yakalama emri`nin de kaldırılması için Türkiye`de hakim karşısına çıkması gerekiyor. Çokay, 12 Ekim`deki duruşmadan birkaç gün önce Türkiye`ye gelmesi durumunda, gözaltına alınacak ve mahkemeye çıkarılacak. İfadesini verdikten sonra Çokay hakkındaki son yakalama emrinin de düşmesi bekleniyor.
Hayatı film gibi!
Gülay Çokay, 1991`de Çatalca Belediye Başkanı, 1994`te de ANAP`tan Şişli Belediye Başkanı seçildi. İlk evliliğini Ünal Ercan`la yapan ve bir yıl evli kalan Çokay, 17 Eylül 1997`de ikinci eşi Sadrettin Atığ`dan da boşandı. Dokuz gün sonra da Orhan Aslıtürk`le evlendi. Çokay, hakkındaki yolsuzluk iddiaları ortaya atılınca, 13 Kasım 1998`de Şişli Belediye Başkanlığı görevinden ve partisinden istifa ederek Fransa`ya kaçtı. Fransa ile İngiltere arasında mekik dokuyan Çokay, Orhan Aslıtürk`ten olan çocuğu Orhan Gazi`yi Hong Kong`da dünyaya getirdi. Aslıtürk`ten ayrılan ve hakkındaki davalar nedeniyle Interpol tarafından `kırmızı bültenle` aranan Çokay, 23 Aralık 1999`da Londra`da yakalandı. Serbest bırakılan Çokay`ın, Türkiye`ye iadesine ise izin verilmedi.

Sedat Peker'e müebbet istemi
Endüstri Holding’i yağmaladıkları, 5 kişiyi öldürüp 18 kişinin parasını gasp ettikleri iddia edilen ve elebaşılığını Sedat Peker’in yaptığı öne sürülen çete davasına Adana'da devam edildi.
Organize suç örgütü lideri Sedat Peker’in 14 ayrı suçtan ağırlaştırılmış ömür boyu hapsi istendi. Merkezi Konya’da bulunan Endüstri Holding’i yağmaladıkları, 5 kişiyi öldürüp 18 kişinin parasını gasp ettikleri iddia edilen ve elebaşılığını Sedat Peker’in yaptığı öne sürülen tamamı tutuksuz 84 sanıklı çete davasına Adana'da devam edildi.
İlk kez duruşmaya getirilen başka suçlardan tutuklu Sedat Peker, hakkındaki tecavüz suçlamalarına sinirlenerek, “Brad Pitt kadar yakışıklı değilim, ama tecavüzcü olacak kadar da çirkin, kötü adam değilim” dedi.
14 AYRI SUÇ
İstanbul’daki ‘Kelebek’ operasyonunda tutuklanan, bu davada ise tutuksuz yargılanan çete lideri suçlamasıyla hakkında 14 ayrı suçtan ağırlaştırılmış ömür boyu hapis, ayrıca 117 yıla kadar hapis cezası istenen Sedat Peker, sıkı güvenlik önlemleri altında adliyeye getirildi.
Bu arada, ilk duruşmaya gelmeyen tutuksuz 21 sanık ise yakalama emri ile Konya Organize Suçlar Büro ekiplerince Konya'da yakalandı. Aralarında Endüstri Holdng'in Yönetim Kurulu Başkanı Ali Altunbaş ile eski başkan Mustafa Ertekin'in de bulunduğu sanıklar, saat 07.30’da Adana’ya getirilerek duruşmada hazır bulunduruldu. Sedat Peker’in adamı olduğu iddia edilen siyah takım elbiseli çok sayıda kişi duruşmanın yapıldığı Adana 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi önünde ve adliye çevresinde gelişmeleri takip etti.
DAVA DOSYASI 28 KLASÖR
28 klasörlük dava dosyasının 143 sayfalık iddianamesinde, sanıkların Konya’da yaptıkları yasa dışı olaylar ayrıntılarıyla anlatıldı. Dava iddianamesini hazırlayan cumhuriyet savcısı, Peker hakkında başka bir çete üyesi olan Murat Gürçay’ın öldürülmesi suçundan ağırlaştırılmış ömür boyu, 14 ayrı suçtan da 117 yıla kadar hapis, çetenin Konya Sorumlusu Ejder Bildik hakkında ise 2 kez ağırlaştırılmış ömür boyu ile 135 yıla kadar hapis cezası istedi. Endüstri Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Ali Altunbaş için 12 yıl, holdingin eski başkanı Mustafa Ertekin hakkında ise 22 yıla kadar, diğer çete üyeleri hakkında da en az 3’er yıl hapis cezası istedi.
Endüstri Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ali Altunbaş, eski yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Ertekin ile birlikte toplam 46 tutuksuz sanığın katıldığı duruşmada, mahkeme başkanı kimlik yoklaması yaptıktan sonra iddianameyi sanıkların yüzlerine okudu. 35 yaşındaki Sedat Peker kimlik sorgusunda 2 çocuk babası olduğunu ve eşinden ayrıldığını söyledi. Aylık gelirinin 20 bin YTL olduğunu belirten Peker, inşaat, turizm ve reklamcılık şirketlerinin ve şirketlerine ait taşınmazlarının bulunduğunu tutanağa geçirtti. Sabıkasız olduğunu da belirten Peker, hakkında dava açıldığını gazetelerde öğrenince şoke olduğunu söyledi.
‘DAVA DOSYASINA NASIL KATILDIĞIMI BİLMİYORUM’
İddianameyi inceledikten sonra hakkında dava açılmasına neden olduğunu ileri sürdüğü kamu görevlileri hakkında Konya Cumhuriyet Savcılığı'na, İçişleri Bakanlığı'na ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na şikayetlerde bulunduğunu belirten Peker, “Bazı kamu görevlileri meşhur olmak için hakkımda soruşturma başlatıp dava açtırdı. 40’a yakın polis hakkında dava açtırdığım için benimle uğraşıyorlar. Dava dosyasına nasıl katıldığımı bilmiyorum. Suçlamaları kabul etmiyorum” dedi.
‘TECAVÜZCÜ, GASPÇI DİYORLAR’
Hakkında iddia edilen suçlamalarda ‘tecavüz’ suçlamasına da yer verilmesinin kendisini üzdüğünü söyleyen Peker, “Suçlamaların altına tecavüz de yazmışlar. Brad Pitt kadar yakışıklı değilim, ama tecavüzcü olacak kadar da çirkin, kötü adam değilim. Tecavüzcü, gaspçı diyorlar. Bugüne kadar tecavüzden de yargılanmadım. Ben bu suçlamaları hak etmiyorum. Benim sabıkam bile yok. Eğitim kurumlarımdan on binlerce öğrenci eğitim görüyor” diyerek kendisini savundu.
DURUŞMADA RAHATSIZLANDI
Diğer sanıkların savunmalarının alınmasına geçildiğinde Peker, mahkeme başkanına belinden rahatsız olduğu için oturmakta güçlük çektiğini belirterek duruşma salonundan çıkmak istediğini söyledi. Peker’i cezaevinden adliyeye getiren jandarma yüzbaşısının sanığın sağlık raporunun bulunduğunu belirtmesi üzerine, duruşma salonundan çıkartılıp nezarethaneye götürüldü.
Saat 12.20’ye kadar nezarethanede bekletilen Peker, mahkeme başkanının izniyle avukatların ve sanıkların kendisine sorduracağı soru olmadığı için tutuklu bulunduğu İzmit’e tekrar gönderildi. Peker, cezaevi aracına bindirilirken kendisini adliye dışında bekleyen 50 adamı, el sallayıp, “Allah yardımcın olsun reis” diye bağırdı.
3 FABRİKAM GİTTİ
Peker ile birlikte tutuksuz yargılanan Endüstri Holdingin eski Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Ertekin, suçlamaları kabul etmedi. Holdingteki görevini 2000’de bıraktığını söyleyen Ertekin, “Holdingin kuruluşunda 6 trilyon 780 milyar lira para yatırdım. 3 fabrikam gitti. Bugün kar almayı bırakın, ana paramı dahi alamıyorum. Ben bu şartlarda holdingi nasıl hortumlamışım? Holdingin en büyük ortağı benim. Geçen yıl aynı konuda yargılandım. Yine aynı davadan yargılanıyorum. Beni bir Kürşat Yılmaz’ın yanına, bir Sedat Peker’in yanına ekliyorlar. Ben bu adamları tanımıyorum. Sahte hisse senetleri düzenleyerek şirket yönetimini ele geçiren Ali Altunbaş’tır” dedi.
Sanık Ali Altunbaş ise, Sedat Peker’i tanımadığını belirterek iftiraya kurban gittiğini söyledi. Altunbaş, “Benim hiçbir şeyden haberim yok” diyerek kendini savundu. Diğer sanıklar da, çeteyle ilgilerinin olmadığını iddia etti. Duruşma, eksik belgelerin tamamlanması için 21 Kasım’a ertelendi. Endüstri Holding’in yağmalanmasıyla ilgili, aralarında çete lideri Kürşat Yılmaz, holdingin eski yönetim kurulu başkanı Mustafa Ertekin’in de bulunduğu tamamı tutuksuz 50 kişi hakkında da Adana 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılmıştı.
ENDÜSTRİ HOLDİNG NASIL YAĞMALANDI
ENDÜSTRİ Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ali Altunbaş ile holdingin eski başkanı Mustafa Ertekin’in, kurumun içini nasıl boşaltıp, çetelere yağmalattıkları iddianamede şöyle anlatıldı:
“Endüstri Holdingin A.Ş.’nin yönetim kurulu başkanı (eski) Mustafa Ertekin, yönetimde kendisine Avrupalı ortaklar olarak bilinen Mustafa Cingöz ve ekibinin rakip olarak çıkması üzerine, holdingin sahip olduğu Ennet İletişim ve Yayıncılık bünyesindeki Kanal 1 Radyo Televizyon ile Yeni Konya Gazetesi’ni, kendisini desteklemesi için gazeteci Hüseyin Oğuz’a kiralamış gibi gösterdi. Bir süre sonra Oğuz’a, holdingin durumunun kötüye gitmesi üzerine televizyon ve gazeteye haciz gelmemesi için Ali Altunbaş tarafından alacaklısı Hüseyin Oğuz, borçlusu Kanal 1 Radyo Televizyon Yayıncılık A.Ş. olan 9 bin 250 ve 9 bin 600 YTL’lik iki ayrı senet verildi. Yapılan yasa dışı işleme herhangi bir kişinin müdahalesini önlemek için de çete lideri Seyit Mehmet Yüksel, Ejder Bildik ve örgütünden de destek alındı. Hüseyin Oğuz şirketin menkul mallarını haciz yoluyla satışa çıkartıp, ihalede kendisi aldı. 2005’te Konya Emniyet Müdürlüğü’nce gerçekleştirilen ‘Çiftlik’ kod adlı operasyondan çekinerek haciz yoluyla aldığı malzemeleri Ali Altunbaş’a kiralama adı altında devretti. Ancak, Altunbaş da bu malzemeleri bilinmeyen bir yere götürdü. Ali Altunbaş, Mustafa Ertekin ve Hüseyin Oğuz tarafından iki paravan şirketin kurulmasında kullanılan paranın muhasebe oyunlarıyla holdingten aktarıldığı ve kendi çıkarları için kullandıkları belirlenmiştir.”
HOLDİNGİ VE FABRİKAYI HORTUMLADILAR
Endüstri Holding A.Ş. kaynaklarının İpek Bisküvi Gıda Sanayi Tic. Aş. aracılığıyla nasıl hortumlandığı da iddianamede şöyle belirtildi:
“Bestaş Sinai Yatırım İnşaat ve Ticaret A.Ş. adlı işyeri 1996’da bisküvi ünitesinin devriye sokulmasıyla birlikte İpek Bisküvi ve Sanayi Ticaret A.Ş. olarak değiştirildi. Şirketin 600 bin YTL’ik sermayesi, Yönetim Kurulu Başkanı olan Mustafa Ertekin tarafından 2.5 milyon YTL’ye çıkarıldı. Bu arada Ertekin’in holding yönetiminden düşürülmesi üzerine, holdingin imza yetkisi Ahmet Doğan’a verildi. Holdingin sıkıntılı günler geçirmeye başlaması üzerine Ahmet Doğan, şirkete ait malzemeleri satarak yeni yönetim kurulu üyeleri ile paylaştı. Daha da ileri giderek bağlı bulundukları yerlerin senetlerini birbirlerine vererek başkanı oldukları şirketleri borçlandırdılar. Ahmet Doğan, Mustafa Ertekin ile anlaşarak İpek Bisküvi ve Endüstri Holding A.Ş.’nin senetlerini Cafer Aktaş aracılığıyla suç örgütü lideri Seyit Mehmet Yüksel’e verdi. Yüksel de bu senetler ile Endüstri Holding ve İpek Bisküvi içinde bulunan malzemelere, fabrikalara ve araçlarının üzerine haciz işlemi yaptırdı.”
BAKANLIK MÜFETTİŞLERİNİ EĞLENDİRMİŞLER
ÇETENİN kontrolünde olan Villa Turizm şirketine ait olan Tılsım Bar isimli bara 2005’te Turizm Bakanlığı görevlileri Levent Erdem ve Servet Koçak’ın gerçek dışı yüksek puanlar vererek turizm belgesi verdikleri de iddianamede anlatıldı. Bakanlık müfettişi Servet Koçak’ın aile üyelerini de yanına alıp suç örgütünün tahsis ettiği otomobil ile Konya’ya gelip, örgütün ayırdığı otelde kaldıkları ve örgüte ait restoranda eğlendikten ve denetim sonunda aynı otomobil ile Ankara’ya dönerek çeteye ait işyerine turizm belgesi düzenlenmesini sağladığı iddialarının yer aldığı telefon görüşmelerine yer verildi.
PEKER HAKKINDAKİ SUÇLAMALAR
ENDÜSTRİ Holding davasıyla ilgili yargılanan Sedat Peker hakkında 14 ayrı suçlamadan dava açıldı. Peker hakkında iddia edilen suçlamalar şöyle:
“Suç işlemek için silahlı örgüt kurmak-yönetmek; Endüstri Holding kaynaklarının İpek Bisküvi aracılığıyla kişisel menfaatlerde kullanılması; Celil Sevinç’in öldürülmesi, Hatice Sevinç’in öldürülmeye teşebbüs edilmesi, İbrahim Genç’in yaralanması; Murat Gürçay’ın öldürülmesi; Muhlis Bağcı’nın tehdit edilmesi; Konya Şoförler ve Otomobilciler Odası Yönetim Kurulu Başkanlığı seçimlerinde Kemal Can’ın aday olmaması, üyelerin de Bekir Duvarcı lehine oy kullanmaları için tehdit edilmeleri; Celal Güney’in oğlu Bülent Güney’in Ereğli’den Mersin’e kaçırılıp, alıkonulması, bu olaydan sonra suç delillerini yok etme, gizleme ve değiştirme; Sultan Dakım’ın tehdit edilmesi; Süleyman Akdemir’in gasp edilmesi; örgüte ait işyerinin denetlenmesi sırasında görevin kötüye kullanılmasına azmettirme; Yaşar Ciltaş’ın tehdit edilmesi; Erol Eken’e karşı tehdit; Mehmet Kale’ye karşı gaspa teşebbüs; Mustafa Çelebi’nin tehdit edilmesi.”
Hürriyet

Yargıtay'dan 'Bekareti Bozma' kriterleri
Yargıtay 5'nci Ceza Dairesi, bir kişinin bekaretinin bozulmasının o kişi üzerinde beden ve ruh sağlığı yönünden olumsuz sonuçlar doğurup doğurmadığının araştırılması ve faile buna göre ceza verilmesi gerektiğini savundu.
Karara konu olan tecavüz olayı Giresun'un Şebinkarahisar ilçesinde geçen yıl yaşandı. Olayda "bekâretini kaybeden mağdure" ve yakınları dava açtı.
Dava, Giresun Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Yargılama sırasında mağdure, yaşadıklarından dolayı psikolojik çöküntü içine girdiğini anlattı. Ancak mahkeme, sanığı mahkum ederken bu talepleri dikkate almadı. Verilen hapis cezası kararı mağdure ve yakınlarını tatmin etmedi. Mağdure, sanığa verilen cezanın ruh sağlığını bozduğu gerekçesiyle artırılmasını isteyerek yerel mahkemenin kararını temyiz etti. Temyiz incelemesi, Yargıtay 5'inci Ceza Dairesi'nde yapıldı. Daire başvuru üzerine, dosyada mağdurenin ruh sağlığının olay nedeniyle bozulup bozulmadığına yönelik bir doktor raporu aradı ancak dosyada böyle bir rapor bulunamadı.
Yargıtay 5'inci Ceza Dairesi bunun üzerine Şebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararının bozulmasına karar verdi. Yargıtay'ın kararında, tecavüzün kişinin beden ve ruh sağlığı üzerinde yarattığı etkinin, sanığa verilecek cezada belirleyici olduğu kaydedildi. Daire bu nedenle mağdurenin ruh ve beden sağlığının bozulup bozulmadığının araştırılması için dosyanın ve sanığın Adli Tıp Kurumu'nun ilgili istisas dairesine gönderilmesi gerektiğine işaret etti. Dosya, Şebinkarahisar Adliyesi'ne gönderildi. Yargıtay'ın işaret ettiği "ırza geçme sonucu ruh ve beden sağlığının bozulması" nı düzenleyen TCK'nın 103'ncü maddesine göre sanığa en az 15 yıl hapis cezası verilebilecek.
Sabah

İlerleme Raporu'nda Büyükanıt eleştirisi
Avrupa Birliği taslak raporunda Orgeneral Büyükanıt'ın devir teslim törenindeki konuşmaları askerin siyasete müdahalesi olarak niteleniyor.
Avrupa Birliği, bu yılki ilerleme raporunda Türkiye'ye ağır eleştiriler getirecek. Asker-sivil ilişkileriyle ilgili bölümün yine tartışma yaratacağı raporda özellikle Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın hedef alınması bekleniyor. SABAH, ekim ayı sonunda açıklanacak İlerleme Raporu'nun detaylarına ulaştı. Orgeneral Büyükanıt'ın Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nda düzenlenen devir teslim törenindeki konuşmasından rahatsız olan AB, hazırlanan taslak raporda, isim vermeden Büyükanıt'ın AB'yi de hedef aldığı konuşması eleştirmeye hazırlanıyor. Büyükanıt konuşmasında, "Türkiye'de askerin rolü" ifadesinden hareketle, TSK'nın etkisiz hale getirilme çabalarının ön plana çıktığını belirterek, bu çabaların Türkiye'nin üniter yapısını bozma gayreti olarak nitelendirmişti. Raporda, askerin hedef alındığı bir diğer bölüm de Şemdinli olayları ve Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın ihracı. Sarıkaya'nın ihracının, "Türkiye'de hala askerin siyasette etkin olduğunun göstergesi" olarak niteleyen AB yetkilileri, "Pamuk davasında 'yargı bağımsız' diyen Türk Hükümeti, Sarıkaya'yı Büyükanıt'ı suçlayan iddianamesi nedeniyle derhal ihracına karar verdi. Bu nasıl yargı bağımsızlığı?" eleştirisinde bulunuyor. PKK ise terörün sorumlusu olarak gösteriliyor ve artan saldırılardan duyulan kaygı da belirtiliyor. Önümüzdeki hafta Avrupa Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu'ndan bir heyet İlerleme Raporu için Türkiye'ye gelerek incelemelerde bulunacak.
Evren MESCİ/BRÜKSEL

Ceza tebliğ ediliyor
Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu'nun (EPDK), 28 akaryakıt dağıtım şirketine kestiği 1.6 milyar YTL'lik cezalarla ilgili lobi çalışmaları sürüyor. EPDK tarafından kesilen cezalar, şirketlere tebliğ edilmeye başlandı. Şirketler, EPDK'nın ceza kararının durdurulması yönünde bir yargı kararı çıkmazsa, 1.6 milyar YTL'lik cezayı ödemek zorunda kalacak. EPDK'nın ceza kararlarını alan dağıtım şirketi yöneticileri ise, cezaları ödememek için formül arayışlarını hızlandırdı. Bulunan son formülün ise, 'akarkayıt bayileri üzerinden af getirmek' olduğu öğrenildi.
DOLAYLI AF GÜNDEMDE
BAYİLERE doğrudan, dağıtım şirketlerine de dolaylı olarak af getirilecek. Akaryakıt bayilerine kesilen cezalara af getirilmesiyle birlikte, dağıtım şirketlerine ceza kesilmesine neden olan suç unsuru da ortadan kalkacak. Böylece, dağıtım şirketlerinin cezaları da affedilmiş olacak.
Hüseyin ÖZAY / ANKARA

TEMA Fırtına Deresi'ne santrale karşı
TEMA Vakfı Rize Temsilcisi Nevzat Özer, Danıştay'ın aksi yöndeki kararına rağmen, Enerji Piyasası Denetleme Kurulu'nun Fırtına Vadisi'nde santral yapılmasına uygunluk kararı vermesinin endişe verici olduğunu söyledi.
Fırtına Deresi'ne santral yapılmasının yeniden gündeme getirilmesini 'büyük bir talihsizlik' olarak gördüklerini belirten Özer, ''Fırtına Vadisi, bir kez daha hidroelektrik santrali tehdidi altındadır. Açılan davalar sonucunda Danıştay'ın 'Fırtına Deresi'nde santral yapılamaz' kararına rağmen Enerji Piyasası Denetleme Kurulunun bölgede santral yapılmasına uygunluk kararı vermesi endişe vericidir" dedi.
Özer, büyük bir ekolojik zenginliğe sahip olan Fırtına Deresi çevresinde hidroelektrik santrali kurulmasına izin verilmesi ve tepkilere rağmen kamuoyunun ilgili bakanlıklarca bilgilendirilmemesinin kabul edilemez olduğunu ifade etti.
Özer, "Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği'nde yapılan değişiklikle, 50 megavattan küçük santrallere ÇED raporu alınmasını kaldıran karar Fırtına Deresi ve benzeri konumdaki mikro ekosistemler için tehdit oluşturmaktadır" diye konuştu.

SİT alanı kapsamında bulunan bölgede ağaç kesimi ve yol inşaatının bile söz konusu olamayacağını kaydeden Özer, kararın da milli park anlayışıyla bağdaşmadığını vurguladı.

Korumada öncelikli 200 bölgeden

Özer, Fırtına Deresi'nin bulunduğu Çamlıhemşin Vadisi'nin, Kaçkar Dağları Milli Parkı sınırları içinde yer aldığını ve birinci, ikinci ve üçüncü derecede SİT alanı olarak tespit edildiğini hatırlattı.

Özer, ''bölgenin en önemli ekolojik özelliği, nesli tükenmekte olan dere ve deniz alasının dünyada İskoçya ve İsveç gibi kuzey ülkelerinin dışında Fırtına Deresi'nde bulunmasıdır. Bu bölge Rio Sözleşmesi'ne göre dünyanın korumada öncelikli 200 ekolojik bölgesinden biridir. Doğu Karadeniz, endemik kuşlar açısından da dünyada korumada öncelikli 217 alan içindedir. Doğu Karadeniz'in doğal yaşlı ormanları, Türkiye'nin ılıman kuşak yağmur ormanları niteliğine sahip tek ormanıdır'' dedi.
TEMA Vakfı'nın 1998 yılında, aralarında çok sayıda sivil toplum örgütünün bir
araya gelerek oluşturduğu İstanbul Orman Çevre ve Kültür Varlıklarını Koruma
Platformu şemsiyesi altında vadinin ve ormanların korunması için mücadele
ettiğini belirten Özer, ayrıca bir grup vatandaşın Trabzon İdare Mahkemesi'nde Çevre ve Orman Bakanlığı aleyhine başta toprak olmak üzere orman ve akarsu ekosistemlerinin korunması için açtığı davaya müdahil olarak destek verdiklerini bildirdi.

Bir başka tehlike erozyon

Suyun akış hızının santrallerin yapılmasıyla kesilmesi halinde dere yataklarının susuz kalabileceğini veya ekosistemin ihtiyacını karşılayamayacak kadar azalabileceğini söyleyen Özer, bu durumda da derede yaşayan dere ve deniz alasının neslinin tükeneceğine işaret etti.

Santral inşaatları sırasında çok sayıda ağıcın kesilmesi gerekebileceğini belirten Özer, "bu da yol yapımı ve inşaat faaliyetleri sırasında erozyonu tetikleyecektir" dedi.

Özer, yapılacak elektrik iletim hattıyla, canlı ve cansız tüm varlıklarıyla doğal bir peyzaja sahip bölgenin yapısının bozulacağını ve bölgenin hızla gelişen ekoturizm potansiyelinin de olumsuz etkileneceğini belirtti.

Bazı AKP'lilerin 68'liler Birliği Vakfı'nın kapatılması için açtığı davada karar aşamasına gelindi
'Gerçek demokrasi için varız'
*Suçlamalar arasında vakıf binasında Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş'in resmini bulundurmak da yer alan kapatma davasının son duruşmasında mahkemeye sunulan yazıda, vakfın amacının gerçek bir bağımsızlık ve gerçek bir demokrasi idealini yaşama geçirmek olduğu belirtildi.
Beyoğlu 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde dün görülen duruşmaya, 68'liler Birliği Vakfı Başkanı Sönmez Targan, vakıf genel sekreteri ve vakıf avukatı Namık Kemal Boya katıldı.
İstanbul Haber Servisi - Geçmişte ve günümüzde 68 geleneğini sürdürmek için kurulan 68'liler Birliği Vakfı 'nın kapatılması için açılan davaya devam edildi.
Beyoğlu 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde dün görülen duruşmaya, vakıf başkanı Sönmez Targan , vakıf genel sekreteri ve vakıf avukatı Namık Kemal Boya katıldı. Duruşma, karar için ertelendi.
Bazı AKP milletvekillerinin yaptıkları suç duyurusu ile başlayan soruşturma kapsamında düzenlenen müfettiş raporunda, ''Vakfın Deniz Gezmiş 'lerin mirasçısı olduğunu bildirdiği, onları övdüğü, anılarını yaşatmak ve genç kuşaklara aktarmak için yayınlar ve eylemler yaptıkları, vakıf binalarında Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi isimlerin resimlerinin de asılı bulunduğu'' belirtilmişti.
Vakfın kapatılması, mal varlığına el konulması, vakfın yöneticileri Sönmez Targan, Gökalp Eren , Mustafa Zülkadiroğlu , Namık Kemal Boya, Cüneyt Akalın , Haşmet Atahan , Necla Ülkü ve diğer yöneticilerle birlikte 44 kişinin siyasal haklarından yoksun bırakılarak vakıf, dernek gibi kuruluşlarda görev yapmalarının yasaklanması isteniyor.
Namık Kemal Boya, davaya ilişkin mahkemeye sunduğu yazıda, vakfın 68 kuşağını oluşturanların sosyal, kültürel dayanışmasını ve birliğini amaçladığını belirterek şu ifadelere yer verdi: ''68 kuşağı için, dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de vazgeçilmez olan gerçek bir bağımsızlık, gerçek bir demokrasi, özgürlük ve insan hakları ideallerinin en iyi biçimde kavranılarak yaşama geçirilmesi, kişisel ve toplumsal gelişmenin önündeki her türlü engelin kaldırılarak insanın yaratıcı düşüncesi ve araştırıcılığının öne çıkartılması ile insanın üretici yeteneğinin geliştirilerek en üst düzeyde toplumun hizmetine sunulabilmesi, insani erdemlerin yüceltilmesi ve sonuçta insanın insanca yaşayabileceği, kısaca 68 geleneğinin yeniden ve daha üst düzeylerde üretilmesi için toplumu a ydınlatma çalışmaları yapar.'' CUMHURİYET

Mafya belediyeye 'tişört davası' açtı
Geçen yaz Sicilya adasının Palermo kentinde başlayan "mafya tişörtleri" modası, en azılı mafya babalarının yetiştiği Corleone Belediyesi'yle mafyayı mahkemelik etti. "Mafia made in Italy", "I love Mafia" gibi tişörtlerin moda olduğu Palermo'da harekete geçen belediye, "I love Corleone-Corleone'yi seviyorum" yazılı tişörtleri mafya ile mücadele amaçlı festival ve konserlerde sattı. Ancak bu girişim, mafya ailelerini kızdırdı. Mafya ile mücadelede hayatını kaybeden ünlü hâkimler Giovanni Falcone ve Paolo Borsellino'nun ölüm emrini veren ve 1993'de ömür boyu hapse mahkum olan Toto Riina'nın ailesi, Corleone Belediyesi'ni mahkemeye verdi.
Yasemin Taşkın /SABAH

'İşkence protokolünü Gül imzaladı, sıra Meclis'te'
RADİKAL - ANKARA - Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), 14 Eylül 2005'te imzalanan, ancak bugüne dek onaylanmayan Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Sözleşmenin Seçmeli Protokolü'nün TBMM tarafından onaylanması için kampanya başlattı.
TİHV Başkanı Yavuz Önen, 14 Eylül 2005'te, protokolün Dışişleri Bakanı Abdullah Gül tarafından imzalanandığını belirterek, "TBMM'nin hiç vakit kaybetmeden Seçmeli Protokolü onaylamasını istiyoruz" dedi. Türkiye protokolü onaylarsa şu yükümlülükleri kabul etmiş olacak: Gözaltı yerlerine dair bütün bilgileri hiçbir kısıtlama olmaksızın sunacak. Tutulan kişilere yönelik muamele ve gözaltı koşullarıyla ilgili bütün bilgilere kısıtsız ulaşılması sağlanacak. Gözaltı yerleri, kuruluş veya tesislere kısıtsız biçimde ulaşılabilecek. Özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişilerle tanık bulunmaksızın, şahsen veya gerektiğinde bir tercüman aracılığıyla özel görüşme olanağı yaratacak. Ziyaret etmek istediği yerleri ve görüşme yapmak istediği kişileri seçme özgürlüğü tanıyacak.

Y A Z A R L A R

Kira yine elden ödenecek
KAZIM YILMAZ - TAKVİM
Kira yine elden ödenecek
Bankaya ödeme tahliye nedeni
Maliye Bakanlığı, kendisine yasanın verdiği yetkiyi kullanarak 10 milyar liranın üzerindeki tahsilat ve ödemeleri banka ve finans kurumlarından yapma zorunluluğu getirdi. Tutar daha sonra indirildi ve halen 8 bin YTL. Zorunluluk kapsamına defter tutan bütün mükellefler giriyor. Bunların kendi aralarında yapacakları ticari işlemleri ile nihai tüketicilerden mal veya hizmet bedeli olarak yapacakları tahsilat ve ödemeleri giriyor. Tutar tespit edilirken, taksitli satışlar ve cari hesap ödemelerinde toplam tutarı dikkate alınıyor. Zorunluluğa uymamanın cezası, her bir işlem için işleme konu tutarın yüzde 5`i. (Vergi Usul Kanunu Mük. Md. 355) Olaya gelelim. Bir azınlık vakfı, kiracısı şirketin 2003-2004 kira farkını ödemediğini öne sürüp mahkemeye başvurmuş. Mahkeme, vakfın, davalı şirketten kira farkı alacağı olduğuna karar vermiş. Kiracı, parayı vakfın banka hesabına yatırdığını belirterek itiraz etmiş. Bilirkişi, kiranın elden ödenmesi gereken borç olduğuna dair görüş bildirmiş. İstanbul Defterdarlığı da ödemenin bankadan yapılmak zorunda olduğunu bildirmiş. Fakat mahkeme Defterdarlık`ın yazısını dikkate almamış, bilirkişiyi haklı bulmuş ve tahliye kararı vermiş. Yargıtay da bu kararı onamış. Sonuçta tarihi işyerini işleten kiracı şirket Maliye`nin getirdiği zorunluluğa uyduğu için işyerini boşaltmak zorunda kalıyor. Maliye`nin yasağına uymasaydı da ceza ödeyecekti. Yani, uysa da yandı uymasa da. Vatandaş ne yapsın? Devlet böyle olmamalı. Büyük kentlerde hemen bütün kiralar banka kanalıyla ödenir. Demek ki, artık banka kanalıyla ödeme yapanlar `Kira ödemedi` diye her an tahliye edilebilir. Bu çağda elden ödeme yapma zorunluluğunu anlamak mümkün değil. Ama mahkeme öyle diyorsa, Maliye kira ödemeleri için yasağı kaldırmalı.

Laikliğin tanımı
Derya SAZAK - Milliyet
Yargıtay Birinci Başkanı Osman Arslan, 6 Eylül'deki adli yıl açılışında "Anayasada laikliğin açık tanımı yapılmamıştır" diyerek başlattığı tartışmayla ilgili eleştirilerimiz üzerine bir açıklama gönderdi.
Sayın Arslan'ın görüşleri şöyle: "1- Yazınızda 'laikliğin yeniden tanımlanmasını' istediğimi belirtiyorsunuz. 6 Eylül 2006 tarihinde yaptığım konuşmada laiklikle ilgili Anayasa'da ve uluslararası bildirge ve sözleşmelerde bulunan hükümler belirtilerek açıklama ve değerlendirmeler yapılmıştır.
Konuşma metninin hiçbir yerinde laikliğin yeniden tanımlanmasıyla ilgili bir öneri ve istek belirtilmemiştir. Konuşma metninde yer almayan hususlar ile ilgili yorumlarınız dayanaktan yoksun bulunmaktadır.
2- Konuşmamın laiklikle ilgili bölümü incelendiğinde bu konuda bir tartışma isteği olmadığı da açıkça görülecektir.
3- Anayasa'nın 24. maddesinin başlığı 'Din ve Vicdan Hürriyeti' olup, ilk dört fıkrada din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili düzenlemeler yapılmış, maddenin 5. fıkrasında ise 'yasaklamalar' hükme bağlanmıştır. 5. fıkranın gerekçesinde 'Nihayet maddenin son fıkrası ile de dinin ve dini duyguların siyasi amaçlara alet edilmesi yasaklanmıştır' ibaresine yer verilmiştir.
4- Bir kavram olarak 'tanım'ın nasıl olması gerektiği sözlüklerde açıklanmıştır.
Tanım; açık, dolaylı, örtülü veya kısmi olabilir. Din ve vicdan özgürlüğü laikliğin sadece bir bölümünü oluşturur. Yasaklamaların ise 'tanım' olup olmadığını kamuoyunun ve sizin yorumunuza bırakıyorum.
5- Bulunduğum konum ve taşıdığım sıfat itibarıyla sizinle veya bir başkasıyla polemiğe girmem söz konusu olamaz. Ancak Anayasa'nın 26. maddesi uyarınca benim de görüşlerimi açıklama hakkım olduğu kabul edilmelidir.
6- 'Çankaya'ya giden yol laikliği tartışmaktan değil, savunmaktan, korumaktan geçer' diyorsunuz.
Öncelikle Çankaya ile ilgili yorumların erken, zamansız ve gereksiz olduğunu belirtmek istiyorum. 6 Eylül 2006 tarihli konuşmanın laiklikle ilgili 16. sayfasının son iki paragrafının gözünüzden kaçtığı anlaşılıyor."
Sayın Osman Arslan kendisine haksızlık yapıldığı inancında. Ancak konuşmasında "laikliği tartışmaya' açtığı izlenimini uyandıran 13. sayfanın üçüncü paragrafı var ki, onun yorumunu da okurlara bırakıyoruz:
"Ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile Anayasa hükümleri birlikte değerlendirilerek laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğünün açıklanması zorunlu görülmektedir."
Hürriyet'teki başyazısında Oktay Ekşi'nin de sorguladığı gibi, Yargıtay nasıl bir laik düzen ve Türkiye istiyor, açıklamalıdır.

Yan gelip yatmak ve Sinsi Plan
Berat ÖZİPEK
berat@stargazete.com
Başbakanın ‘askerlik yan gelip yatma yeri değildir’ şeklindeki sözleri, bu mesleğin gerekleriyle ilgili doğru bir yargı olsa bile, iki bakımdan yanlıştı. Öncelikle bu yaklaşım ‘neden yeniden cenazeler gelmeye başladı?’ sorusunun cevabı değildi. Evet, askerlik ölüm riskini diğer mesleklerden daha fazla içerir, ama buna bütün ölümler dahil değildir. Bu Hükümetin, çatışmanın kaynağını kurutmak, yani sorunu çözmek için atmaya çalıştığı adımları göz ardı etmiyorum; ama şiddetin çirkin yüzünü yeniden göstermesinden önceki zamanı gereği gibi değerlendirebildiğini de düşünmüyorum. Eğer değerlendirmiş olsaydı, bu durumda asker cenazelerini mesleğin bir gereği olarak ifade etmekte belki haklı olabilirdi.
İkinci olarak, bu söz, söylendiği ortam bakımından yanlıştı. Hayatını kaybeden askerlerin ailelerinin acılarının çok canlı olduğu bir ortamda, ifadelerin daha özenle seçilmesi gerekirdi.
Öte yandan bu konuda muhalefet de yine asker cenazeleri üzerinden siyaset yaparak kötü bir sınav verdi. Söğüt’teki MHP tepkisi, bu bakımdan yeni bir dönemin işareti olarak değerlendirilebilir. Bu parti, şimdiye kadar, ‘vatandaş tepkisi’ adı altında siyasi ifade hürriyetlerini kullanan vatandaşlara karşı girişilen saldırıları sahiplenmemişti. Bugün ise Söğüt’te polisin aşırı güç kullanımından şikayet ederken (ki bu konuda haklı olabilir), karşı taraftakilere yapılan saldırıyı kınamaması, endişe verici bir yeni tutumu ifade etmektedir. Özellikle şiddete bulaşan (hatta bulaşmayan) protestoları yapanların gözaltına alınmasının alışılmış bir durum olduğu, vatandaşların AB sürecine rağmen barışçı toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarını kullanmalarının hala güç olduğu bir ülkede, bu kez böyle bir durumun yaşanmaması ve saldırıyı gerçekleştirenlerin bazı odaklarca korunduğuna ilişkin haberler, derin bir projenin uygulanması ihtimalini de akla getirmektedir. Bu ihtimal, kendi tabanının en temel ve haklı taleplerini dahi gerçekleştirmeyi başaramadığından dolayı ‘irtica’ ile suçlanamayan iktidarı başka bir gerekçeyle tasfiye etmeye yönelik olabilir. Söğüt Olayları da MHP’nin ‘ulusal dava’ adına iktidarı mahkum edecek bir tepkiyi sosyalleştirmeye yönelik çabalara destek verme kararı anlamına gelebilir.
Muhalefetin ikinci hatası ise, son günlerde asker cenazelerinde acılı annelerin ‘neden hep fakir fukara çocukları ölüyor?’ şeklindeki feryatlarını ‘PKK’nın sinsi planı’ndan ibaret gören gazete haberleri konusundaki suskunlukta somutlaşmaktadır. Askerlerin hayatı konusunda ‘onlar yan gelip değil, can verip yatıyorlar’ diye pankart açacak kadar duyarlı olanların, bu feryatla da ilgilenmeleri gerekmez mi? Bu iddiaya katılıp da susuyorlarsa, her şeyden önce ahlaki bir sorun var demektir. Yok eğer böyle bir durumun varlığına inanmıyorlarsa, iddiaların aksine iş adamlarının, üst düzey asker ve sivil bürokratların çocuklarının da öldüğünü düşünüyorlarsa bu ‘propaganda’ ile de hesaplaşmaları gerekmez mi? Acılı aileleri böyle korkunç bir şüpheden kurtarmak, iktidarın da muhalefetin de ahlaki bir ödevi değil midir?
Sadece alt sınıfların çocuklarının öldüğü fikri PKK tarafından propaganda amaçlı olarak kullanıyor olabilir, ama bu durum kimseyi bu fikirle hesaplaşma yükümlülüğünden kurtarmaz. Gülay Göktürk’ün de belirttiği gibi, ‘Eğer bu durumu önlemek istiyorsanız, hoşnutsuzlukları, eleştirileri ‘düşmana hizmet ediyor’ suçlamasıyla bastırmaya çalışacağınıza, ‘oğullarımız boşuna ölüyor’ duygusunu yok etmek için bir şeyler yaparsınız’. Bilgisayar kurasına inanmayan, hep fakir ailelerin çocuklarının riskli yerlerde askerlik yaptığını ve öldüğünü düşünen herkesi kötü niyetli, PKK yanlısı olarak görmek veya ‘halkı askerlikten soğutmak’la suçlamak haksızlıktır. Bu yöndeki fikirlerin tarihi ‘PKK’nın sinsi plan’ının da, hatta PKK’nın da tarihinden eskidir.
Aksi halde, ‘Yemen yolu çukurdandır / Karavana bakırdandır / Zenginimiz bedel verir / Askerimiz fakirdendir’ gibi ‘sinsi’ sözler içeren Yemen Türküsü’nü de bu hain planların bir parçası saymamız gerekir.

Eylem onun, suç medyanın
Belli ki bu üslup böyle devam edecek.
Başbakan önüne gelen kürsüye çıkacak ve o günün meselesi ne ise o konuda önce medyaya veryansın edecek. Hangi konuda olumsuz sonuç aldıysa faturayı gazetecilerin önüne koyacak. Hatta "Medyanın ileri gelenleri ve köşe yazarları"na dönüp "Bir şeyler karşılığında" Maliye Bakanı’na iftira attıklarını söyleyecek.
Hem dediğini ispatlayamayacak hem de sevgi ve saygı bekleyecek...
Yukarıda özetlediğimiz tabloyu artık bilmeyen kalmadı.
Hoş... Başbakan Tayyip Erdoğan, 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiği zaman hangi Tayyip Erdoğan ise, bugün de o’dur.
Tabii bugünkü Tayyip Erdoğan’ın artık Gutbeddin Hikmetyar’ın dizi dibine oturup da fotoğraf çektirmesini beklememeniz koşuluyla...
Bunları yazmak gereğini, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İsmailağa Camii’nde meydana gelen bir cinayet ve bir linç olayı konusundaki görüşlerini dünkü gazetelerde okuyunca duyduk.
Başbakan, başında bulunduğu partinin İl Başkanlarına Ankara’da hitap ederken, camideki linç olayını şöyle anlatmış:
"Öbür taraftan (Bayram Ali Öztürk’ü öldüren Mustafa Erdal) hakkında linç girişiminde bulunulup bulunmadığı belli değil. Bunun öldürülmesiyle ilgili her türlü yayın, iftira, gayrimeşru, meşru yayın yapılıyor. Bir defa olay henüz tetkik edilmemiş. Olayın da hassasiyeti var. Ama ’Vurun ha!’ diyorlar...
Ülkenin emniyeti var. Ülkenin yargısı var. Temennimiz odur ki bunlar objektif şekilde değerlendirilsin."
İyi de hem cinayet hem de linç olayı bu konuşmanın yapılmasından 10 gün önce ve yaklaşık 2 bin kişinin gözleri önünde meydana gelmiş.
Başbakan’ın gönderme yaptığı "Emniyet", aradan 10 gün geçmesine rağmen hálá bir tek tanığın ifadesini almadı, olayın linç olup olmadığını hálá saptayamadıysa, Başbakan hangi "Emniyetin varlığından" söz ediyor?
Yoksa Sayın Başbakan, herkesin bildiği linç olayını "intihar" diye yutturmaya kalkan İstanbul Emniyeti’nin yeni bir yalanla kamuoyunu aldatmasına kadar medyanın beklemesini mi istiyor?
Dediğimiz gibi... Maalesef Başbakan’ın bu üslubuna katlanmaya mecburuz. Belki de buna artık aldırış etmemek, önem vermemek daha doğru olur.
Hadi onu bir kenara bırakalım.
Peki ama Başbakan Erdoğan’ın aynı konuşma sırasında İl Başkanlarına:
"Önümüzdeki şu süreç bir final sürecidir. Çeşitli fauller yapmak isteyenler olabilir. Siz bu oyunlara gelmeyeceksiniz" diyerek neyi kastettiğini de aramayalım mı?
Başbakan bilindiği gibi her türlü mücadeleyi "futbol" terimleriyle anlatmayı seviyor. O zaman "hangi oyunun sonlarına geldiğini" araştırmak gerekiyor. Bu eğer "benim Çankaya için aday olma zamanım yaklaşıyor" demekse, kimin "faul" yapmasını bekliyor? Kendisini özellikle toplumun asker kesiminin Çankaya’da görmek istemeyeceği kimse için bir sır değil. Ama meşruiyetten ayrılmadan yapılacak seçim o sonucu verirse asker ne diyebilir?
Anlaşılan zaman yaklaştıkça Başbakan’ın da kafasında endişe ve soru işaretleri çoğalıp büyümeye başladı.
Dileyelim de doğru olan yolu bulsun. Çünkü aksi akla zarar verir.

Yargının işi zor
ETYEN MAHÇUPYAN - ZAMAN
Mustafa Kemal bu ülkeyi gençlere emanet ettiğini söylemiştir; ama bunun gerçeklikle pek de ilgili olmadığını biliriz. Sınırlı demokrasi yaşayan ülkelerde yöneticilerin popülizan söylemlere dayanmaları doğaldır.
Öte yandan biliriz ki eğer Mustafa Kemal gerçekten de bu ülkeyi gençlere emanet etmek istediyse, bu ancak gençlerin onun istediği gibi ‘gençler’ olmasıyla mümkündü. Diğer bir deyişle karşımızda insanların kendi kimlik ve kişiliklerini özgürce belirledikleri demokrat bir duruştan ziyade, tepeden belirlenmiş bir ‘doğru genç’ halinin halk tarafından benimsenmesi isteği bulunmakta. Ne var ki dünya bizim isteğimize göre şekillenmiyor... Nitekim Türkiye’de de gençlik, yani yarının ehil vatandaşları, yaşanan zamanın ruhuna uygun bir biçimde çeşitlilik arz ederken; geçmişte kalmış, tekrarlana tekrarlana içi boşalmış söylemlere de artık pek itibar etmiyorlar.
Diğer taraftan ülkemizde bu toplumun hiç değişmeden sürdürülmesini bir ‘misyon’ olarak kabullenen kurumlar mevcut. Mustafa Kemal’in yerini dolduracak hiç kimsenin olamayacağı yüceltmesi pratikte topluma güvensizlik anlamını taşıdığı ölçüde; sanki onun ölümüyle ortaya çıkan ideolojik boşluğun da bu kurumlarca yerine getirilmesi gerekmekte. İşin püf noktası söz konusu misyonun sadece prestij değil, bir ayrıcalık olarak yaşanması ve toplum üzerinden sağlanan manevi bir ranta tekabül etmesi. Dolayısıyla asker ve yargı kendilerine biçtikleri, yasalara yedirildiği için de meşru sandıkları bu görevlerine sıkı sıkıya sarılıyorlar. Öyle ki bu kurumların asıl işlevinin ne olduğu sorusu bir türlü gündemden düşmüyor. Kendi alanlarında bile pek başarılı oldukları söylenemeyecek bu bürokratik mekanizmaların, iş vatandaşın nasıl olması gerektiği noktasına geldiğinde acayip ‘bilgili, bilinçli ve yetkili’ olmaları başlı başına bir gariplik...
Ancak bir de madalyonun öteki yüzü var: Söz konusu kurumlar da kendi kurumsal konumlarını sürdürmek açısından bu garip duruma mahkumlar. Örneğin askeriye ve yargı mensuplarının her fırsatta ‘birlik bütünlük’ cümleleri söylemelerinin, ille de laiklik ve milliyetçilikten söz etmelerinin nedeni de bu. Belki bunları söylerken artık kendileri bile sıkılıyor, kişiliklerini ve zekalarını yansıtan farklı cümlecikler kurmak istiyorlardır. Ama iş o noktaya varmış ki, birtakım basma kalıp şablonları tekrarlamaz iseler, sanki görevlerini yapmamış ve kurumlarının prestijine zarar vermiş olacaklar... Oysa doğal olarak dünya değişiyor ve ‘Türkler’ de onunla birlikte farklılaşıyorlar. Bu ‘Türklerin’ farklı bir dünya bağlamında ve üstelik yukarıdan belirlenmiş bir kimlik ve davranış çerçevesi içinde tıkanıp kalmalarını beklemek abes değil mi? Dahası bugün işlevsel olabilecek, yani toplumu bütünleştirebilecek bir ‘Türk’ tanımının da resmi ideolojinin beklentisiyle pek uyuşma ihtimalinin olmadığı açık.
Ama ne yaparsınız ki önemli günler geldiğinde bürokratlarımız kendi konumlarını zedeleyen cümleleri etmeden duramıyorlar. Yargıtay Başkanı da adli yılın açılış mesajında “Türkiye’de etnik ayrımcılık yapılmadığını” söyledi. Oysa ayrımcılığın yapılıp yapılmadığı tam da yargının tikel olaylar bazında incelemesi gereken bir olgu. Yargının başı kategorik olarak ‘ayrımcılık yoktur’ derse onun yargıç niteliği kalır mı? Hele buna dayanarak insan hakları ve demokrasi taleplerinin bölücülük olduğunu söylerse ne düşünürsünüz? Toplumun giderek demokrat ilkeler ve nüanslara doğru kaydığı, dünyaya uyum sağlayan huzurlu ve gelişmiş bir ülke olmanın yolunun farklılıkları içselleştirmekten geçtiği bir dönemde, bizzat siyaseti engelleyen bir yargının varlığını nasıl yorumlardınız? Siz olsanız ülkeyi şimdiki halleriyle bu kurumlara emanet eder miydiniz?
15.09.2006
e-posta adresi : e.mahcupyan@zaman.com.tr

Yatırım fonlarının vergilendirilmesinde karmaşa
BİZE GÖRE / Veysi Seviğ
Gelir Vergisi Yasası'nın geçici 67'nci maddesi ile menkul kıymetler ve diğer sermaye piyasası araçlarının elden çıkartılması ve elde tutulması süresince elde edilen gelirler ve mevduat faizleri, repo gelirleri ve bankalardan elde edilen gelirlerin vergilendirilmesine yönelik özel düzenleme uygulamada bazı yakınmalara neden olmuş, bu bağlamda uygulamanın başlangıcında ilgili yasa maddesinde bazı değişiklikler yapılmış, yine uygulamanın başlangıcında yapılan bu değişikliklere paralel olarak Bakanlar Kurulu tarafından alınan kararlar uygulamaya konulmuştur.
Başlangıçta; Gelir Vergisi Yasası'nın söz konusu 67'nci maddesinin sekizinci fıkrası gereği olarak Sermaye Piyasası Yasası'na göre kurulan borsa yatırım fonları ile konut finansman fonları ve varlık finansman fonları dahil menkul kıymet yatırım ortaklıklarının kurumlar vergisinden istisna edilmiş bulunan portföy kazançları, dağıtılsın veya dağıtılmasın yüzde 15 oranında vergi tevkifatına tabi tutulması öngörülmüştür.
Bilahare; 5527 sayılı "Gelir Vergisi Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yasa" ile söz konusu yasa maddesinde yapılan değişiklikler çerçevesinde Bakanlar Kurulu'nun 2006/10731 sayılı kararının birinci maddesinin (b) bendi uyarınca;
. Borsa yatırım fonları ile konut finansman fonları ve varlık finansmanı fonları hariç, menkul kıymetler yatırım fonları ile menkul kıymetler yatırım ortaklıklarının portföy işletmeciliği kazançları üzerinden 23.07.2006 tarihinden 01.10.2006 tarihine kadar yüzde 10,
. Sermaya Piyasası Yasası'na göre kurulan borsa yatırım fonları ile konut finansman fonları ve varlık finansman fonları dahil, menkul kıymetler yatırım fonları ile menkul kıymetler yatırım ortaklıklarının portföy işletmeciliği kazançları üzerinden 01.10.2006 tarihinden itibaren yüzde sıfır, oranında tevkifat yapılması öngörülmüştür.
Bu durumda; Sermaye Piyasası Yasası'na göre kurulan menkul kıymetler yatırım fonları ile menkul kıymetler yatırım ortaklıklarının kurumlar vergisinden istisna edilmiş bulunan portföy kazançları üzerinden 01.01.2006 tarihinden 23.07.2006 tarihine kadar yüzde 15 oranında, bu tarihten 01.10.2006 tarihine kadar ise yüzde 10 oranında tevkifat (stopaj) yapılacaktır.
Yapılan bu açıklamalar çerçevesinde, konuya ilişkin olarak söz konusu fon ve ortaklıklarının portföy kazançlarına, yukarıda belirtilen tarihler itibariyle belirlenecek kıst dönemler dikkate alınarak, bu kıst dönemlere ilişkin tevkifat oranları uygulanacaktır.
Bir başka açıdan yapılan düzenlemelerle Sermaye Piyasası Yasası'na göre kurulan menkul kıymetler yatırım fonları ve menkul kıymetler yatırım fonları ve menkul kıymetler yatırım ortaklıklarının portföy kazançları üzerinden yüzde 15 oranında yapılan tevkifat uygulamasına 01.10.2006 tarihinden itibaren son verilmiştir.
Ayrıca;
. Borsa yatırım fonları ile konut finansman fonları hariç Sermaye Piyasası Yasası'na göre kurulmuş bulunan menkul kıymetler yatırım fonları ile menkul kıymet yatırım ortaklıklarından sağlamış oldukları:
- Alış ve satış bedelleri arasındaki fark,
- İtfa bedelleri ile alış bedelleri arasındaki fark,
- Dönemsel getiriler,
- Her nevi tahvil ve Hazine bonosu, Kamu Ortaklığı İdaresi ile Özelleştirme İdaresi'nce çıkarılan menkul kıymetlerden sağlanan gelirler,
- Mevduat faizleri,
- Repo gelirleri,
Üzerinden 23.07.2006 tarihinden 01.10.2006 tarihine kadar yüzde 10 oranında,
. Sermaye Piyasası Yasası'na göre kurulan menkul kıymetler yatırım fonları (borsa yatırım fonları ile konut finansman fonları ve varlık finansman fonları dahil) ile menkul kıymetler yatırım ortaklıklarının yukarıda belirtilen gelirleri üzerinden yapılacak tevkifat (stopaj) oranı 01.10.2006 tarihinden itibaren yüzde sıfır oranında, uygulanacaktır.
Diğer yandan bu fonların katılma belgelerinin ilgili olduğu fona iadesinden elde edilen gelirler ile yatırım ortaklıklarının hisse senetlerinin alım-satımından elde edilen kazaçların katılımcı nezdinde vergilendirilmeyeceği göz önüne alındığında, 01.10.2006 tarihinden itibaren yapılacak yüzde 10'luk tevkifat uygulamasında, yatırımcıların bu tarihten önceki iktisap ettikleri yatırım fonları katılma belgeleri için 29.09.2006 tarihinde ilan edilen ilgili yatırım fonu katılma belgesinin kapanış fiyatı, yatırım ortaklığı hisse senetleri için ise; bu hisse senetlerinin 29.09.2006 tarihinde, son işlem gününde borsada oluşan fiyatı, alış maliyeti olarak dikkate alınacaktır.

Bu kimin bombası
Ayşe ÖNAL - STAR
Diyarbakır’da otobüs durağına konulan bomba yedisi çocuk on kişinin ölümüne, on beş kişinin yaralanmasına yol açtı. Çocuk parkının dibindeki durağa bomba koymak, çocuk cenazeleri cephesinin barbar PR’ıdır. Çünkü kamuoyunda doğru tepkiyi görmez.
Şimdi yeni bir bombaya kadar şiddeti lanetleyen en yüksek seviyeden demeçler izleyeceğiz.
Şiddetle mücadelede en ciddi tehlike insani değerleri tahrip etme zeminidir. Türkiye bugüne kadar bu hassasiyeti hiç önemsemediği için Diyarbakır bombası şeffaf bir algı ile yorumlanamıyor.
Çocuk katili bomba, Kürtler ve Kürtlerin şiddetle akrabalığı olmadığına inananlar gözlüğünden, Ordu’nun gizli bir koluna atfediliyor.
Derin kirli işleri polisin yaptığına inananlara göre ise, müsebbip gizli bir polis örgütü. Şeffaflığa karşı olan devletimizin Susurluk siciline, desteklediği Kurtlar Vadisi ipuçlarına, bakıldığında şüpheleri sonuna kadar hak ettiğini görüyoruz.
Dindar Türkler ve dindarların şiddetle hiçbir akrabalığı olmadığına inananların gözlüğünden bu PKK’nın cinayetidir. PKK cinayetlerine çok hassas olanlar, El Kaide, Hamas ve Hizbullah gibi İslamcı şiddete taraftar olmanın PKK şiddetini meşrulaştırıldığını algılamazlar.
Oğulları üstünden savaşla ilgili olanlar için doğrudan PKK cinayetidir.
Şiddetin folklorik bir savunma mecburiyeti olduğuna inanan okuryazarlar ise varlığını şiddetin PR’ından edinen cinayet örgütünün ‘incinmiş kalbini’ okşayan sevgi çiçekleri yollayarak barışı hayal ederler.
Basında ise durum çok hazinÖ Manşet atma yetkisine sahip olanlar, katil bombanın derin devlet tarafından AK Parti’yi indirmek için atıldığını birbirlerine fısıldarken, manşetlerinde PKK’yı lanetlerler. Üstelik resmi görüşçülerimiz ve birbirinden uçurum kadar farklı düşünen basınımız, 11 Eylül katliamını CIA’nin yaptığına kamuoyunu ikna için hayranlık uyandıran bir işbirliği sergilemişlerdi. Komplo teorileri ve paranoyak bir kamuoyu yaratmanın, kendimizi vuracağını hesaplamamışlardı.
Herkesin kendi katili mazlumÖ Ne acıdır ki bir şiddeti onayladığımızda diğer şiddetlerin bir parçası olduğumuzu, hepimizin çocuk cenazeleri cephesinin bir ortağı olduğumuzu hissetmeyiz bile. İsrail Devleti’nin savaşını lanetleyip, Hizbullah ve Hamas cinayetlerine gönül verenler, başka şiddetlere taraftar yarattıklarını algılamadılar.
Kamuoyunda şiddetle mücadele uğruna, özgürlüklerin kısıtlanması çok yüksek bir kamuoyu desteğine sahip olmasına rağmen, şiddete verilen cevabın çıkmazı; şiddet örgütü gibi vahşi bir özgürlüğe sahip olmayan hukuk devleti, uyması gereken kuralları çiğnediğinde sicilini bozuyor.
Hukuk devletinin sicili bozulunca, şiddet örgütlerinin vahşeti taraftarlarınca bir insanlık değeri gibi algılanır. Hatta insanlık düşmanı eylemlerin kültürel savunma olduğu fikri doğar. Şimdi kendisi şiddetin kurbanı Avrupa kamuoyu, Türk Devleti’nin PKK ile savaşını lanetlerken, dini ve etnik azınlık örgütlenmelerini sevimli kültürel savunma olarak teşvik etti. Şiddete, karşı şiddet göstererek mücadele edilmesi mazlumların mecburiyeti olarak alkışlandı. Avrupa yerel yönetimlerinde para muslukları dini ve etnik örgütlere teslim edildi. Allah’tan daha ne isteyebilirlerdi ki!
Şiddet örgütleri ise bu bulunmaz ortamda, başka şiddet örgütlerinin stratejilerini ve başarılarını izlediler. Hamas, Hizbullah çocukları cepheye sürerek, çocuk cesetleri üstünden dünya kamuoyunun gözünde büyük bir Pirus zaferi kazanınca PKK’nın armut toplamasını bekleyemezsiniz. Ortadoğu dünyaya çocuk cesetlerinden elde edilen kazancı gösterdi.
15.09.2006

"Resmi tarih" zokasının yaygınlaştırdığı çıbanlar
Çetin ALTAN - Milliyet
Toz gibi incecik beyaz kumsalı, karettaları ve gözün alabildiğine uzanan 7 kilometrelik görkemli büyüklüğüyle; Akdeniz kıyılarının en alımlı kumsallarından biri olan İztuzu Plajları'na serpilmiş renkli şemsiyeler altındaki şezlonglar ve mayolu turistler dünyasının tadını çıkarmaya kalktığımızda...
Bir yandan Akdeniz'den esen sert rüzgârlar, bir yandan plajın girişindeki damları sazlardan yapılmış kafeteryasıyla, önündeki sundurmaların tahta masaları arasında sürüp giden bir hareketlilik; küçümen dalgaları beyaz köpüklü Akdeniz sularında, gövdelerimizin varlığını değerlendirme niyetlerimizi erteletti.
Biz daha ıssız, daha sakin bir ortam tahmin etmiştik.
***
Bir türlü "gelişmiş"lik payesine erişememiş bir ülkede, yönetilen yığınların bireyleri... Ve kadın-erkek, genç-yaşlı, küçük-büyük her bireyde; gövdesinin varlığını değerlendirme bilincinin -sistemli bir biçimde- yok edilip edilmediği sorunu...
***
"Resmi tarih"; hem "devlet" kavramını, hem de "devlet" kavramıyla bütünleştirdiği Hazine'den geçinmeli yönetici kadroların üst kesimini; alabildiğine yüceltip kutsallaştırıyor.
Yönetilen yığınların bireyleri ise; "devlet"e ve devleti temsil ettiği iddia edilen kamu görevlilerine, saygı ve sadakat göstermekle yükümlü kimseler, daha doğrusu kullar...
***
"Mutlak monarşi" dönemlerinin çizimlendiği bu tablo; insan haklarıyla ilgili anlaşmaların doğrultusunda, artık bir hukuk devleti olduğu ve "devlet"in önemine karşı "birey"in öneminin de benimsendiği iddialarını şaklata şaklata, kedisini makyajlamaya kalksa bile...
Ne ekonomik bir şeffaflığa açıyor kapıyı, ne de bireylerde gövdesel varlıklarını değerlendirme bilincinin keskinleşmesine...
"Resmi tarih" yine devletin yüceliğini ve kutsallığını cilalayıp parlatmada ve "önce vatan" sloganı; ekonomik bir şeffaflığa da ağır basmakta, tutarlı bir hukuk sistematiğine de...
***
Padişahlık döneminin sultanlarıyla, Cumhuriyet dönemindeki siyasal liderlerin paylaştığı ortak bir inanç var:
- Tek doğru benim söylediğimdir, başka doğru yoktur.
***
Bugün Türkiye'de azgınlaşan şiddet eylemleriyle, sıklaşan al bayraklı tabutların ve linç eylemlerinin hangi görünmez iblislerce, hangi bilinmez amaçlar için sahnelendiği de, sorgulanmaya başlamışsa...
Bunun baş nedeni, siyasal liderlerin söylediklerinin tek doğru olmaması ve "resmi tarih"in, evrensel bir değişimin algılanmasını iyice körleştirmesi...
***
"Resmi tarih" yerine, 1821'de Mora baş kaldırısı da, 1831'deki Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın baş kaldırısı da; tüm ayrıntıları ve nedenleriyle, genç kuşaklara okul sıralarından itibaren anlatılmış olsaydı; Türkiye, kanlı çalkantıların içine bu kadar hızlı kaymazdı.
***
En sorulması istenmeyen sorular, ön plana çıkarılıp yanıtları aranmadıkça...
Örneğin son 100 yılda silahlarla savaşlara, kaç yüz milyar dolar harcanmış olduğu ortaya çıkarılmadıkça...
Örneğin son 100 yılda, iç ve dış resmi gezilere kaç yüz milyar dolar harcırah ödenmiş olduğu ortaya çıkarılmadıkça...
Örneğin son 100 yılda alınmış dış borç ve yardımların, nedenleri ve kaynaklarıyla birlikte dökümü yapılmadıkça...
Elbet de insanların aklı takılır, Diyarbakır'da 7 yoksul Kürt çocuğu ile 10 kişinin ölümüne ve 20'ye yakın insanın yaralanmasına neden olan bombalı şiddet eyleminin yarattığı yankılara kıyasla; hem Marmaris, hem İstanbul Beyazıt ve Kumkapı'da patlayan ve bir İngiliz turistin bacağının da kopmasına neden olan bombalı eylemlerin niçin daha sessiz geçiştirilmiş olmasına...
En korkunç soru ise şu:
- Yoksa birileri, Türkiye'de, çeşitli linç girişimleriyle toptan bir Kürt katliamını fitillemek, sonra da Türkiye'ye müdahale etmek mi istiyor acaba?
***
Bir de tarikatçı bir profil ile genişleyen "alaturka" kesimin; Tanzimat'la başlayan burjuvalaşma özenleri sonucu, "alafranga" kesimle çatışması var ki, yaygınlaşmada...
***
Tarihsel objektif bir özeleştiriden kaçınıldığında ve "devlet"in kutsallığı inancı, "birey"in yaşam hakkına ağır bastığında; dağa taşa da "Önce vatan" yazılıp, André Malraux'nun, "Bir hayat hiçbir şey değildir, ama hiçbir şey de bir hayat değildir" sözü herhangi bir açık oturuma konu bile olmadığında; "gelişmiş"liğe bir türlü terfi edememişlik de doğal görünmez mi?
***
Ne var ki 21. yüzyıl, yeryüzünün "gelişmemiş" kesimine doğru dikmekte gözlerini. Bunu salt bir Hıristiyan politikası olarak görmemek gerek...
İtibar ve saltanat meraklısı Şark siyasetçileri, tarihsel bir değişimin çarklarını algılama gelenek ve birikimlerinden yoksun olsalar bile; değişimin çarkları, Şark siyasetçilerini hiç önemsemeden döndürür gider dişlilerini...
***
İztuzu Plajları, rüzgârlı ve kalabalık; Dalyan da ıssız, sessiz ve çok sıcak.
Döndük geldik, Köyceğiz'in gönlümüze uygun, gölgeli, çimli, minüskül bahçesine...
Keşke bir de unutabilseydik şiddet eylemlerinde ölüp gidenleri, al bayraklı tabutları ve evladını yitirmiş annelerin, ille de "vatan sağ olsun" demeye zorlanmalarını...
Her ne kadar gelecek yıllar bizim ömrümüzü kepçelemiyorsa da; insanın gönlü yine de elvermiyor, saçma sapan demeçler arkasında çalkantıların hızlanıp gitme olasılığındaki koyulaşmaya...

VALİ, EMNİYET, BELEDİYE SUÇSUZ! KABAHAT TARAFTARDA İMİŞ!!
Dursun Boran dboran@haberx.com
Bu seyircinin kendine ve vaktine saygısı varsa Olimpiyat Stadı'na maç seyretmeye gitmez.
Önce İstanbul Valisi Muammer Güler, açıklama yaptı. Maçdan önce ve sonra olan trafik ve izdihamda kusurumuz yok.
Sonra İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah açıkladı: " Bizim hiç mesuliyetimiz yok!"
Bugün İstanbul'un Mimar Doktor Belediye Reisi beyanat verdi:
- Galatasaray-Bordeaux maçının oynandığı Olimpiyat Stadında yaşanan trafik yoğunluğunda , "Bir eksiğimizin, kusurumuzun olmadığını açık ve net olarak ifade ediyoruz"
İnanın doğru..
Mülki idare amirlerinin suçu yok. Suç olsada bulmanın mümkünatı yok.
Bu kadar çok başlı bir idare de suçlu bulunur mu??
En iyisi, mülki idareyide " özelleştirmek"
Avrupa'dan tecrübeli bir vali, reis, emniyet müdürü ithal etmek lazım..
Nasıl olsa Türktelekom, Tüpraş, bankalarımızı da işletmeyi beceremediğimiz için, yabancılara satmadık mı?
Zarar eden Tüpraş, Koç Holding'le ortak yabancılara satılaınca 6 ayda kâr açıkladı.
Kaçak inşaatlarlar, toplu taşıma, metro, tren, asayiş hususlarında tecrübeli idarecileri sözleşmeli olarak Almanya, İsviçre, Avusturya, Lüksemburg, İsveç'den ithal edelim.
Görün o zaman futbol maçları nasıl organize edilirmiş..

Belediye diyor ki: " trafik altyapısıyla ilgili üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiren Büyükşehir Belediyesinin, yaşanan trafik keşmekeşinden sorumlu tutulmasının haksızlıktır!!
Doğrudur(!)
.
Atatürk Olimpiyat Stadına 2 ay içinde 60 milyon YTL yatırım yapılmış,
"İki kavşak inşa ettik ve 26 bin 980 metrekare yol imalatı gerçekleştirdik. Ayrıca, 320 bin metrekarelik 11 bin araçlık otopark yaptık. Trafik tanzim işaretleri için 1 milyon 500 bin YTL harcadık. Stada ulaşım açısından 5 noktadan giriş, 6 noktadan çıkış yolları yaptık"
Şampiyonlar Ligi final maçının ardından Büyükşehir Belediyesi tarafından Olimpiyat Stadına ulaşımı daha da rahatlatmak için bölgeye üçüncü bir köprülü kavşak ve İSKİ yolu denilen bir dönüş yolu ilave edildiği belirtilen açıklamada, otopark kapasitesinin de 14-15 bin araca çıkarıldığı bildirildi.
Mimar Başkan da bunları söyledi. İş bitti..
Burada kabahati olan, taraftar. Vaktine, strese girdiği için sağlığına acımayan, saatlerce aç, susuz araba içinde bekleyen taraftarın suçu..
Bu taraftarın kendine saygısı varsa, parasıyla rezil olmaz, olimpiyat stadında ki ihmali unutmaz, protesto eder bir daha maça gitmez.
Maça harcayacağı parayla meyvesini, çerezini alır evinde TV den seyreder. Kulüp yönetimi de mesuliyetini bilir.
Aksi olursa, her maç sonrası bu rezillik devan eder gider.
Duyarlı hukukcu taraftarlar da " görevi ihmalden" vali, belediye başkanı hakkında dava açar, hakkını arar.

Terörle mücadelede vahim gelişme

İsmet Berkan - Radikal

Normali her zaman makulde aramak gerekir ve 'makul'ü de her zaman gerçeğin tam yanıbaşında buluruz.
Bakın, Diyarbakır'da alçak bir bomba patlıyor. Parkın kenarında oynamakta olan biri bebek çoğu çocuk 10 kişiyi öldürüyor bu tahrip gücü yüksek bomba.
Ve bu bombanın ardından Türkiye'nin en 'Devlet ne yapsa doğrusunu yapar' diye yazan kalemleri bile 'Bu bombayı her kim attıysa' diyerek şüphe cümlelerini yazılarının arasına sıkıştırıyorlar.
İşte, terörle mücadelede benim bugüne kadar gördüğüm en vahim yeni gelişme bu. Elbette onlarca insanın hain bomba ve mayın tuzaklarında canını vermesini küçümsemiyorum. Ama bu ülkenin orta ve uzun vadeli terör mücadelesi içinde bu son gelişmeyi çok ayrı bir yere koymak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü terörle mücadele aynı zamanda psikolojik bir mücadele, bunu hiç unutmamak gerek.
* * *
Türkiye her zaman terörle mücadelesini hukuk ve demokrasi çerçevesi içinde yürüttüğünü söyledi.
Ancak arada Susurluk gibi bir skandal yaşandığını, pek çok kirli çamaşırın ortaya döküldüğünü de unutmamak gerek. Susurluk, terörle mücadelede hukuk dışına çıkılmasının, 'devlet adına' hareket ettiğini söyleyen birtakım grup ve grupçukların onlarca cinayet ve haraç toplama dahil bazı yasadışı yöntemlerle 'terörle mücadele' etmelerinin adı bu ülkede.
Fakat sonunda ne oldu, Susurluk özenle hasıraltı edildi. Eğer Türkiye zamanında ve bütün çıplaklığıyla Susurluk'la hesaplaşabilmiş olsaydı, bütün gerçek ortaya serilebilmiş olsaydı, en azından Kutlu Savaş'ın raporunun ek ve dayanakları kamuoyuyla paylaşılıp savcılara da gönderilseydi, bugün o yazarlar, Diyarbakır'da veya herhangi bir yerde bomba patladığında 'her kim yaptıysa' diye şüphe payı bırakan yazılar yazmazlardı.
* * *
Diyorum ya normali makulde aramalıyız, makul ise her zaman gerçeğin yanıbaşındadır diye...
Şemdinli olayı gibi bir olayda araştırmanın derinleşmesini engellediğimizde veya engellenmesine gerek bile kalmadan bunu yapmaya hiç kalkışmadığımızda, Türkiye'nin teröre karşı haklı mücadelesinin prestijini etkilediğimizin farkında değil miyiz?
Eğer bizim gerçeklerin üzerine tül örtme, onları perdeleme konusunda hatırı sayılır bir geçmişimiz varsa, bir süre sonra gerçeğin ta kendisi de inandırıcı olmaktan çıkar.
Nitekim, zamanında tamamına yakını Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde işlenmiş olan 1000'e yakın faili meçhul cinayetin çoğunun bugün çözülmüş, suçlularının da ya hapiste ya da ölmüş olduğu gerçeği uzun süreden beri insanların bir kulağından girip diğerinden çıkıyor. Gerçek inandırıcı değil artık.
* * *
Diyarbakır'daki bombayı kim hazırladı ve bomba nasıl patladı bilmiyorum. Bu saatten sonra PKK bombayı doğrudan üstlenmedikçe de getirilen hiçbir açıklamanın insanların tamamını inandırmaya yetmeyeceğini biliyorum. (PKK bombayı reddediyor ama benim takip edebildiğim kadarıyla PKK'dan daha bağımsız hareket eden PKK uzantısı TAK adlı örgütten henüz ret ya da kabul yönünde bir ses çıkmadı.)
Oysa terörle mücadele gibi milli ve can alıcı bir konuda ihtiyacımız olan tek şey gerçek. Ülkemizin bu en önemli sorunuyla sadece ve sadece gerçekler ışığında savaşırsak başarılı olabiliriz. Öbür türlü, kendi aramızda bölünürüz, yapıcı eleştirilerden yoksun kalırız, durduk yerde aramızda düşmanlık tohumları yeşerir.
Hazreti İsa, Kudüs'ün Romalı komutanı Pontus Pilatus, 'Gerçek nedir ki' dediğinde, 'Gerçek sizi özgür kılar' cevabını vermiş.
Bizim de, içimizdeki bütün şüphe kırıntılarından kurtulup özgürleşmeye, yani gerçeğe ihtiyacımız var.
Son vahim gelişmeyi durdurmanın yegâne yolu bu çünkü: Gerçek.


Bush ve hukuk
Ergun Babahan - Sabah

İngiltere'nin önde gelen insan hakları hukukçularından Gareth Peirce ile yapılmış bir röportaj var bu haftaki Time dergisinde.
Guilford Dörtlüsü ve Birmingham Altısı olarak bilinen IRA zanlıları Peirce müdahale etmeden önce haksız yere uzun yıllar hapis yatmıştı.
Ancak Peirce'ın uzun süren hukuk savaşı sonrası bu insanların masumluğu ortaya çıkmış ve Guilford Dörtlüsü'nün yaşamı "Babam için" filmiyle ekrana da yansımıştı.
Peirce, Time'ın 10 sorusuna verdiği yanıtlarda IRA sempatizanlarına gösterilen hoşgörüsüzlüğün şimdi Müslümanlara yöneltildiğine dikkat çekiyor ve "Sadece Kuran taşıyan insanların bile aynı yaklaşımın kurbanı" olabileceklerini vurguluyor.
İşkenceye ve insanları hüküm olmadan cezaevinde tutmaya karşı açtıkları davaları kazanmış olmalarına rağmen durumun değişmediğinden yakınan ünlü avukat, terör zanlısı olarak yakalanmış kişilere Ortaçağ dönemi muamelesinin yanlış olduğuna işaret ediyor.
Derginin aynı sayısında Ron Suskind'in yakında çıkacak olan teröre karşı savaş kitabından yapılmış bir alıntı da var.
Suskind makalesinde Mart 2002'de yakalanan Abu Zubaydah'ın öyküsünü anlatıyor.
Üzerinde her türlü işkence denenen Zubaydah'ın sorgusundan dişe dokunur bir şey elde edilemiyor. Zubaydah, acısını biraz dindirmek amacıyla sorguculara Amerika'da vurulacak bir sürü yerin listesini veriyor.
Zubaydah'ın verdiği bu liste 2002 ortasında Amerika'da alışveriş merkezlerine, bankalara, apartmanlara yönelik olduğu düşünülen bir terör saldırısına karşı alarm verilmesine yol açıyor. Tabii hepsi fos çıkıyor.
Sonuçta Zubaydah'ın çözülmesi çok basit bir yaklaşımla sağlanıyor. Sorgucuları, Zubaydah'a üç kurşun yemesine rağmen hayatta kalmasının dini bir mucize olduğunu ve bunun bir anlamı olması gerektiğini anlatıyor. Sonuçta da Zubaydah'ın Amerikalıların sandığının aksine terör olaylarının arkasındaki önemli bir figür değil, sıradan bir El-Kaide elemanı olduğu ortaya çıkıyor.
Bush yönetimi şimdi büyük bir krizle karşı karşıya. Dünyanın çeşitli yerlerinde tuttuğu çok sayıda insanı askeri mahkemelerde yargılamak istiyor. Çünkü bağımsız mahkemelerde yapılacak bir yargılama, bu insanların özellikle son iki yılda yakalanan bölümünün terör olaylarında önemli bir rol oynamadığını ortaya çıkaracak.
Suskind'e göre, daha önemlisi, bu insanların işkence altında sorgulanmasının bizzat Başkan Bush ve yardımcısı Cheney'nin bilgisi ve kişisel kontrolleri altında yapıldığını ortaya çıkaracak.
Bush, dünya tarihine, terörü bahane ederek insanlığın yüzlerce yıllık mücadelesi sonucu elde ettiği kazanımları bir çırpıda rafa kaldıran insan olarak geçecek.
Bush örneğini ülkemizde izlemek isteyen insanların varlığı bir sır değil. İşkence ve çarpık yargı sisteminin bedelini 12 Eylül döneminde misliyle ödemiş bir ülke olarak bu tuzaktan uzak durmak gerekir. Burada da Türkiye'nin başta avukatları, tüm hukukçularına büyük görev düşüyor.


Hukuk devleti nasıl linç edildi?

Mine G. Kırıkkanat (15.09.2006)

Daha önce de anımsattım: Türkiye’de tarikatlar, 1925 yılından beri yürürlükte olan 677 sayılı kanunla yasaklıdır. Oysa hepimizin bildiği gibi Türkiye, tarikatların gizli saklı bile değil açık açık örgütlendiği, tarikat mensuplarının (acaba meczupları mı demeliyim?) etkinlik alanlarını genişletip, siyasete ağırlığını koyduğu, başka bir deyişle devletin içine girdiği bir ülke artık.

Bu ne demektir?

Türkiye’de tarikatçılar, 677 sayılı yasaya karşı suç işliyor, suçu soruşturmayan ve suçluları kovuşturmayan devlet de kendi kanununu çiğniyor demektir. Hele teşkili suç tarikatlara “hükümet makamları” sahip çıkıyorsa, o devlet kendi yasasını ihlal etmekle kalmıyor, üstüne çıkıp tepiniyordur!

Başbakan Tayyip Erdoğan, İsmailağa tarikat camiinde işlenen biri bireysel, öteki toplu cinayete (çünkü linç, toplu cinayettir) ilişkin basında yer alan haberleri, “iftira, gayrımeşru yayın” diye nitelemiştir.

Yetinmemiş, İsmailağa tarikatının varlığını “halkımızın kutsal değerleri ve kutsal bakışı” diye tanımlayarak, gayrımeşruiyeti kanunla sabit bir örgütlenmeye sahip çıkmış, 677 sayılı yasayı çiğnemiştir.

Öte yandan...

Türkiye Cumhuriyeti’nde “dini kıyafetlerin dini törenler dışında giyilemeyeceğine” dair 1934 tarih ve 2596 sayılı yasanın yürürlükte olmasına karşın cüppeli, sarıklı, takkeli adamların cirit attığı... Kadınların, bu zevat “tahrik olmasın” diye tesettüre büründüğü ülkemizde kılık kıyafete değin yasa maddelerini açıkça ihlal edenleri bırakın “suç işlemekle itham” , kadın tesettürünü ve molla kılığını eleştirmek bile “halkı tahrik” sayılmaktadır artık.

Medeni Kanun, 1926 yılından öteye evlilikte “tek eşliliği” öngörmüşken, Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini temsille yükümlü TBMM çok eşli milletvekili kaynamakta, dolayısıyla yasa, bizzat koyucuları tarafından çiğnenmektedir.

Medeni Kanun’un “tek eşlilik” kuralına karşın, T.C. Emekli Sandığı yasasının yenilenmemesi sonucu, ölen memurların birden fazla eşine maaş bağlanması da başlıbaşına bir hukuk parodisidir!

Halen Türkiye’de, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, imam hatip yurtlarına yerleştirdiği orta öğretim öğrencilerinden, bakanlık mevkilerine yerleştirdiği imam hatip kadrolarına ve 100 temel eser rezaletiyle taçlanan “İslâmi tedrisat” çabalarıyla Milli Eğitim Bakanlığı’nın bizzat varoluş nedeni Tevhidi Tedrisat Kanunu’nu ihlal yoluyla “yok” etmektedir.

Ve bütün bu yasa ihlalleri, T.C. Anayasası’nın 24. maddesinde “değiştirilemez” hükmüyle yer alan “laiklik” ilkesinin fiilen ortadan kaldırılmasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, 1935 yılında yürürlüğe giren 2800 sayılı yasayla, ülkedeki camilerin işlev ve denetimi, imam kadrolarının oluşturulması ve atanmasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’nı görevlendirmişken... Ve memleket sathı güya bu amaçla ibadullah imam hatip “mektepleriyle” donanmışken...

İHL mezunlarını camilerden gayrı her tür devlet memurluğuna atayıp, camilere atayacak imam bulamamaktan yakınan, yasa dışı cami yapımlarını denetim altına alamayan ve durduramayan... İhtiyaç fazlası ve her biri kutsallığa hakaret sayılacak çirkinlikte, birbirinden ucube bu camilerin gayrımeşru tarikat imamlarının eline geçmesini engellemeyen bir Diyanet İşleri Başkanlığı fiilen “kadük” bir kurum olup...

Yasal yükümlülüklerini yerine getirmemesine rağmen hâlâ bütçeden aldığı ve pek çok bakanlıktan daha yüksek pay, artık meşru değildir.

Örnekleri, hükümet tarafından uygulanmayan mahkeme kararlarına da uzatacak olursak, sonuç açıktır: Türkiye’de hukuk devleti linç edilmiş ve rejimin meşruiyeti “de facto” yıkılmaktadır.

Tarikatçıların başı zaten sağ. Asıl bizim başımız sağ olsun. Ama olamaz çünkü laik cumhuriyetle birlikte gömülüyoruz.

Basında Yargı Haberleri ...

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

OZDERIN,M.

msn: ozderin@hotmail.com